|
1. OĞUZ DESTANININ ÖZELLİKLERİ
Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu, efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir
olay gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir
iken; elbette ki Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kavminin atası olan kutsal bir
kişinin menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi
yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik Tanrı
idi.Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer gibi, maddî
birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın birer parçası idiler.
Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe şeklinde kaplıyordu. Fakat bu
kubbenin üstünde, daha bir çok gökler vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile
burçların dolaştıkları, ayrı ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi
aralarında paylaşıyorlardı. Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu
gökte yaratıcı, büyük ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, ğögün katlarını üst
üste koyma yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi
ile gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.
"Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından sonra, hafif dış tesirler girmeğe
başladı":
Göktürk çağında, eski Türk dini ile inançları, bozulmadan devam etmekte ve
gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da, yeni bir çok dinler
Türkler arasına girmeğe başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar,
çok daha önceleri Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok
insanlarla karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni
görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını doğurmuştur."
Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek bağdaşan bir meslek değildi.
Eski Türk dini, disiplin, otorite ve savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu.
Halbuki tüccarlar, daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler.
İşte bunun içindir ki, bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen
kutsallıklara inanırlar iken, Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu.
Uygurlar, köklerini Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra,
aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en
önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların, güneşten aya
geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi". Bu sebeple,
Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında, eski Türklerin dedikleri
gibi kutsal kişiler, artık "Göğün oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı.
Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle
başlıyordu:
"Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu,
"Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"
Eski Türkler de iyi ve güzel olayları, aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz,
nasıl yeni bir oğlu olan dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar da
Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu, renklendi",
diyorlardı.
"Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da, Türk mitolojisinin en eski
motifleri ile dolu idiler":
Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden
bağlanmışlardı. Aslında ise, İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük
ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki
İslâmilyetin birçok inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki,
İslâmiyetten sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik
yapılmış ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce
Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok korumuşlardı. Tabiî
olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar,
bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler".
Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile
disiplini, onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz
Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha köklü
motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın
babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını alması da boş
değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden ayıran,
sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar ile, onların oğulları idiler.
"Kara-Kemik" ise, halk tabakasından başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda
da her zaman söylediğimiz gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde
ayrılmış olmalarına rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman
Türkler, Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman
değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak istemişti. Tabiî
olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve an'aneleri
hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru sürüklemektedirler. Oğuz Han
Müslüman Türklere göre, babasından çok, an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz
destanını anlatmağa başlarlar iken, hemen şöyle derler:
Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!
2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR
Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve
erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu
kırgınlığın sebebi de, bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz
Han annesi ile konuşmağa başlar ve ona şöyle der:
Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!
O zaman memen alır, ak sütünü emerim!
Bana lâyık olursan, adına anne derim!
Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük beşikte yatan çocuğunun, böyle
konuşup söyleşmeye başladığını görünce, ona kalpten bağlanır ve Tanrıya
inandığını oğluna söyler. Müslüman Türklerin söyledikleri bu Tanrı, İslâmiyetin
Allah'ından başka birşey değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman zaman bir
"Gök Tanrısı" ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek inançlarını açığa
vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç yaşında" olma
önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı "yedi" ile "dokuz"
sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz destanlarında: "Oğuz-Kağan, üç gün
içinde olgunlaşmıştı". Halbuki eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması
için, yedi günün geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel, şöyle bir
Altay efsanesi de vardır:
Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş idi,
Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,
"Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,
Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.
Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!
"Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"
Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,
Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.
Bu Altay efsanesi mitolojinin ta kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da, bir
mitolojidir. Fakat büyük devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun içindeki
akla uymayan motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan
destanında, göklerde dolaşıp, ğögün çeşitli katlarını zapteme ve türlü ruhlarla
çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı. İnsanlık
özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü zaptederek, Tanrı adına,
idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini yaptığımız Altay efsanesi dikkatle
incelenince, daha birçok mitolojik motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ "Yedi
kurt"."Büyük ayı burcu" nun, yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü
Türklere göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir zincirlerle
Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar, çocuğun
atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında çocuk sıkışınca,
akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı sağlamasına imkân verir.
(Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at tarafından çekilen, bir arabadan başka
birşey değildi.) Bu burcun etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu, bu iki
atı yakalayıp yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan onların
etrafında dönerlerdi. (Altay efsanesi göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve
yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından başka birşey
olmamalıydı".
Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye
değildi. Onun kökleri, yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk efsaneleri
ile inançlarına dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan bölümlerin,
gerçeğe uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana
gelmişti.
3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU
"Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde doğmuştu":
Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel olarak kutsal bir şekilde
doğduklarını söylemiştik. Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve
fevkalâde bir şekilde olmalıydı. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun
doğuşunu şöyle anlatıyordu:
Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!
Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!
Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı gök mavisi gibi idi. Yüz, eski
Türklere göre, insanın en önemli bir yeri idi. Utanç, kötülük ve hatta kutsallık
bile, insanın yüzüne akseden özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü, elbette
kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök
mavisinden başka birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan,
Tanrı'nın kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök
renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını gösteren
bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü", yani gök kurt
dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz. Aslında ise gök ile boz
arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de gök idi.
Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de
Tanrı'nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve
onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha
sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir sembolü
olarak görmüşlerdir.
Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin benzetilmişti":
Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler ifade
eder. O'nun gözlerinin al oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi,
Oğuz-Kağan'ın büyük bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey değildi.
Cengiz-Han da doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören
annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise, O'nun
dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını söylemişlerdi. Fakat
Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk ve Ortaasya özelliklerini
göstermiyorlardı. Elbetteki onları kökleri de, Türk mitolojisine dayanıyordu.
Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni
doğan kahramanlar, avuçlarında bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski
Hint mitolojisinin motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri,
kırmızı ve kızıldır." Çinde de, bu vardır. Fakat çin kahramanlarının gözleri
yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı.
Çinliler, "Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun da yüzünün
kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını" söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan,
acayip bir fizyonomiye sahip değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün Çin'i
korkutmuş ve diz çöktürmüş bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk için genel
olarak "al" sözünü kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir
anlam almıştı. Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da, yine bu
rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip, köylere
korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü" derlerdi. Bu allık,
kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı değil; daha çok, onların
korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu. Çünkü onlar güçlü ve kudretli
idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan
gibi.
"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi".
Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak,
bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın saçları da kara" idi. Sarı değil. Bu
sebeple gözlerinin elâ olmasına da, hiçbir sebep yoktu.
4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU
"Türk mitolojisinde kahramanlar, 'üç' veya 'yedi' günde konuşurlardı":
Az önce, Müslüman olmuş Türklerin Oğuz-Kağan destanlarından söz açarken,
Oğuz-Kağan'ın üç günde konuşmağa başladığını belirtmiştik. İslâmiyetin tesirleri
görülmeyen, Uygurca Oğuz Kağan destanında da, aynı şeyleri görüyoruz. Ama,
yukarıda da dediğimiz gibi, eski Türk efsanelerinde büyük kahramanlar çoğu zaman
"Yedi günde kendilerine gelir ve kırk gün sonra da bir delikanlı gibi hayata
başlarlardı". Nitekim Uygurların Oğuz Destanı, Oğuz'un küçüklüğünü şöyle
anlatıyordu:
Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.
Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.
"Türkler yemeklerini, ilk çağlardan beri pişirerek yerlerdi":
Türkler herhalde, tarihten çok önceki çağlarda bile, yemeklerini pişirerek
yemeğe başlamışlardı. Nitekim, Göktürklerin Çin kaynaklarında bulunan ilk
efsaneleri de, "İlk Türk Atasının, ateşi icât ettiğini ve yemekleri pişirmeği
öğrettiğini," söylüyordu. Sibirya'nın tundralarında yaşayan geri halklar,
Türklere nazaran çok daha sonraki çağlarda yemeklerini pişirip, yemeği
öğrendiler. Nitekim, Fin'lerle Macar'ların ataları olan Batı Sibiryalılar, kendi
atalarının çiğ et yediklerini söylerler ve bununla öğünürlerdi. Onlar, daha
güneylerindeki Ortaasya Türk halklarına, "yemeklerini pişirenler" derler ve
kendilerini, onlardan ayırırlardı. Gerçi bu Sibirya halkların da, sonradan
yemeklerini pişirmeğe başlamışlardı. Ama, zaman zaman bu eski hatıraları
yadetmek için "çiğ et yeme törenleri" yapmağı da, ihmal etmezlerdi. Türk
mitolojisinde, Türk çiğ et yediğine dair, elimizde hiçbir delil yoktur. Ama
büyük kahramanlar, o kadar korkunç idiler ki, zaman zaman çiğ et bile yerlerdi.
Onun için Oğuz-Kağan'ın, çiğ et istemesinin sebebi de, bundan ileri geliyordu.
"Oğuz-Han'ın vücudu, güçlü ve korkunç hayvanlara benzetilirdi":
Dede Korkut masallarında da büyük kahramanların yürüyüşü, arslanlara benzetilmiş
ve vücut yapıları da, korkunç hayvanlar gibi anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan
destanında da, az da olsa bunları görmüyor değiliz. Uygurların Oğuz destanı,
Oğuz-Kağan'ın şeklini, şöyle anlatıyordu:
Öküz ayağı gibi, idi sanki ayağı,
Kurdun bileği gibi, idi sanki bileği.
Benzer idi omuzu, ala samurunkine,
Göğsü de yakın idi, koca ayınınkine!
Destana göre, Oğuz'un elleri ve pençesi, ayının büyük ve güçlü pençesini
andırıyordu. Ama kurdun bileği başka idi. Kurt, yeryüzündeki hayvanlar içinde,
koşma bakımından, en dayanıklı hayvandı. Bir türlü yorulma bilmezdi. Bileği ince
idi. Fakat o ince bilekli kurdun pençesi korkunçtu. Bir samur büyüklüğündeki,
kıllı omuzlar ve ayının göğsü gibi, gergin ve şişkin ğögüsler, Oğuz-Kağan'ın bir
insan olarak ne derece güçlü olduğunu anlatmağa yarayan sözlerdi.
"Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin "tüylü" idi":
Eski Türkler, "ilk insanın, tüylü olduğuna inanırlardı." Altaylarda yaşayan
birçok efsanelerde, bu konu ile ilgili, sayısız örneklere rastlıyoruz: "Tüylere
kaplı olan ilk insan, Tanrı'ya karşı günah işlemiş ve bundan dolayı da tüyleri
dökülmüştü. Tüyleri dökülünce de insanoğlu, bir türlü hastalıktan kurtulamamış
ve ölümsüzlüğü elinden kaçırmıştı. (Bir söylenişe göre) Tanrı, insanı yaratırken
şeytan gelmiş ve insanın üzerine tükürerek, her tarafına pislik içinde
bırakmıştı. Tanrı da, insanın dışını içine, içini de dışına çevirmek zorunda
kalmıştı. Bu suretle insanın içinde kalan şeytanın pisliği ve tüyler,
insanoğlunun ruhunu ve ahlâkını kötü yapmıştı. İnsanın gerçi dışı, Tanrı yapısı
idi ve güzeldi ama; içi şeytan tarafından kirletilmiş ve şeytana benzer, bir
özelliğe bürünmüştü". Bu sebeple Oğus destanında, bu çok eski Türk inançlarının
izlerini de buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan, bizim gibi tüysüz değil; her tarafı
kıllarla dolu ve fevkalâde bir yaratıktı:
Bir insan idi fakat, tüyleri dolu idi,
Vücudu kıllı idi, çok uzun boylu idi.
Güder at sürüleri, tutar, atlara biner,
Daha bu yaşta iken, çıkar, avlara gider.
Geceler günler geçti, nice seneler doldu.
Oğuz da büyüyerek, bir yahşi yiğit oldu!
5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ
Türk mitolojisinde büyük kahramanların, çocukluk ile gençliğini birbirinden
ayıran, bazı önemli, çağlar vardı. Altay efsanelerinde bu çağ, daha çok "Ad
koyma" töreni ile başlardı. Adı olmayan bir çocuk, henüz daha yetişkin bir genç
ve kahraman sayılmazdı. Bir gencin ad alabilmesi de, kolay bir iş değildi.
Elbette adsız bir insan olamazdı. Her çocuğa Türkler, doğuşundan itibaren bir ad
verirlerdi. Fakat bu ad, onun gerçek adı ve ünvanı sayılmazdı. Hatta Türkler
kahramanlarına, her yeni bir başarı üzerine, yeni bir ad daha verirlerdi. Daha
yüksek bir rütbeye terfi eden kimseler bile, yeni memuriyet unvanı ile beraber,
ayrıca bir ad da alırlardı. Bu sebeple Çin kaynakları, bu bakımdan bize bir çok
güçlükler çıkarmışlardır. Meselâ, büyük bir komutan veya Kağan'ın, bir gençlik
adı vardır. Geçliğinde büyük şöhret elde eden bu komutanlar, Çin kaynaklarında
çoğu zaman, gençlik adları ile adlandırılırlardı. Zaman zaman bunlar, bazı
savaşlar dolayısı ile yeni ünvanlar alırlardı. Fakat Çin kaynaklarında bu
Türkler, gençlik ve olgunluk adları ile geçince, tarihçeler için, kimin kim
olduğunu anlamak, adetâ çok güç bir hale girer. Bu sebeple Oğuz Han'ında, gerçek
bir ad ve unvan alabilmesi için, büyük bir kahramanlık ve başarı göstermesi
lâzımdı. Eski Türk tarihinde de, "Baş kesmeyen ve kan dökmeyen" şehzadelere,
gerçek adları verilmezdi.
6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN ÖLDÜRMESİ
"Oğuz korkunç bir gergedan öldürerek, erginliğini ispat etmişti":
Bunun içindir ki, Oğuz-Kağan, insanları ve sürüleri yiyen bir gergedanı öldürür
ve milletini, büyük bir belâdan kurtarır. Eski Türkler, karanlık ve sık
ormanlara da saygı gösterir ve hatta onlara tapılanırlardı. Türk tarihinde, yeni
tahta çıkan hükümdarların, bir orman dikerek, kendi adlarına yetiştirdikleri de
görülmemiş değildir. Nitekim Oğu-Kağan destanında da, Oğuz'un yurdunun yanında
büyük bir orman ve içinde de bir "gergedan" yaşardı. Destan bu olayı şöyle
anlatıyordu:
Bir büyük orman vardı, Oğuz yurdundan içre,
Ne nehir ırmaklar, akardı bu orman içre.
Ne çok av hayvanları, ormanda yaşar idi,
Ne çok av kuşları da, üstünde uçar idi.
Ormanda yaşar idi, çok büyük bir gergedan,
Yer idi yaşatmazdı, ne hayvan ne de insan!
Başardı sürüleri, yer idi hep atları,
Yokluk verir insana, alırdı hayatları!
Vermedi hiçbir zaman, insanoğluna aman!
Hepimiz biliyoruz ki, Ortaasya'da "gergedan" yoktu. Türklerin gergedan görmüş
olmaları da, pek ihtimal dahilinde değildi. Ama gergedanın, çok korkunç bir
hayvan olduğu kulaktan kulağa, Ortaasya'ya kadar gelmiş ve Türk mitolojisinde de
gerekli yerini almıştı. Gergedanın yaşadığı bölgeler, Çin'e yakın olan
bölgelerdi. Fakat Çinliler de gergedanın esas şeklini bilmiyorlardı. Çinlilere
göre, "Gergedan, burnunun ucunda sivri boynuzu bulunan, bir geyikten başka
birşey değildi". Ama gergedan, Çin'de büyük bir öneme sahipti. Çünkü Çin
İmparatorları ile büyük komutanlar, zırhlarını gergedan derisinden yaparlardı.
Bu bakımdan onlar gergedanın derisini ve dolayısı ile, bu hayvanın büyüklüğünü
de tasavvur edebiliyorlardı. Gergedan motifi bakımından Türk mitolojisine, Çin
tesirleri de olabilirdi. Fakat gergedanla ilgili bilgiler Türklere daha çok Batı
Türkistan ve Hindistan yolu ile gelmişti. Türkler gergedana "kıyant" derlerdi.
Bu söz de, Hindistan ile Batı Türkistan'da yayılmış bir deyimdi. Oğuz-Kağan,
kendi milletine bu kadar zarar veren gergedanı duyunca, onu avlamak ister ve
yola çıkar. Destan Oğuz'un yıla çıkışını şöyle anlatıyordu:
Oğuz-Kağan derlerdi, çok alp bir kişi vardı,
Avlarım gergedan: diye o yere vardı.
Kargı, kılıç aldı, kalkan ile ok ile,
Dedi: "Gergedan artık, kendisini yok bile!
Ormanda avlanarak bir geyiği avladı,
Bir söğüt dalı alıp, bir ağaca bağladı.
Döndü gitti evine, sabah olmadan önce,
Tam tan ağarıyordu, geyiğine dönünce,
Anladı ki gergedan, geyiği çoktan yuttu,
Geyiğin yerine de, büyük bir ayı tuttu.
Belinden çıkararak, altın bakma kuşağı,
Ayıyı astı yine, o ağaçtan aşağı,
Tabiî olarak efsaneye göre, gergedan ayıyı da yutmuştu. Çok iyi biliyoruz ki
gergedan, otla geçinen bir hayvandır. Halbuki gergedanı yakından tanımayan
Türkler, onun et yediğini zannediyorlardı. Çünkü onlara göre, bütün korkunç
hayvanlar et yerler ve etle beslenirlerdi. Oğuz'un belindeki kuşağı altındı.
"Kuşak, Türkler için çok önemli bir hükümdar sembolüdür". Çünkü her hükümdarın
belindeki kemerin altın olması, onun hükümdarlığını gösteren bir sembol ve
belirti idi. Oğuz-Kağan, daha gençliğinde bu kuşağı kuşanmış ve hükümdarlığa
hazırlanmıştı. Öyle öyle anlaşılıyor ki Oğuz-Kağan gergedana büyük bir tuzak
kurmuş ve onu, bu yolla avlamak istemişti. Fakat gergedan, her defasında bu
tuzağa düşmeden, gelip, avını almasını bilmişti. Bunun için Oğuz, başka yol
görmemiş ve bizzat kendisi, gergedanın karşısına çıkarak, onu öldürmek zorunda
kalmıştı. Destan bu korkunç vuruşmayı da, şöyle anlatıyordu:
Yine sabah olmuştu, ağarmıştı çoktan tan,
Oğuz baktı ki almış ayısını gergedan.
Artık bu durum onu, can evinden vurmuştu,
Ağaca kendi gidip, tam altında durmuştu!
Gergedan geldiğinde, Oğuz'u görüp durdu,
Oğuz'un kalkanına, gerilip bir baş vurdu!
Kargıyla gergedanın, başına vurdu Oğuz!
Öldürüp gergedanı, kurtardı yurdu Oğuz!
Keserek kılıcıyla, hemen başını aldı,
Döndü gitti evine, iline haber saldı!
"Altay Türk efsanelerindeki kahramanlar da, boynuzlu" canavarlar öldürürlerdi":
Oğuz-Kağan'ın korkunç bir canavar öldürerek, kendi yurdunu kurtarması, Türk
mitolojisinin ilk ve son motifi değildir. Bu motif, dışarıdan gelmiş bir tesire
de bağlanamaz. Gerçi Türkler gelişip yayıldıktan sonra, "gergedan" gibi korkunç
hayvanların bulunduğunu da duymuşlar ve efsanelerini bu yeni bilgilere göre
anlata gelmişlerdi. Fakat bu olayın kökleri, çok eski Türk inançlarından ve
efsanelerinden geliyordu. Nitekim, Altay efsanelerinde de, buna benzer olaylar
görüyoruz. Bu efsanelerdeki kahramanların, öldürdükleri canavarlar da,
"boynuzlu" idiler. Bu efsanelerden birini, çok kısa olarak özetleyip, aşağıda
verelim:
Yedi gün geçmişti ki, oğlan başladı işe,
Demir beşiği kırdı, kendini attı dışa.
Yedi dağı dolaştı, yedi geyik avladı,
Boynuzlarını yonttu, birbirine bağladı.
Öyle bir yay yaptı ki, kirişsiz olmaz idi,
Böyle büyük yaya da, her kiriş uymaz idi.
Duydu bir hayvan varmış, çok büyük bir canavar!
"Bari gideyim", dedi, "Belki derisi uyar!"
Oğlan göklere gider, devlerle de savaşır,
Büyük bir dağa çıkar, canavara ulaşır,
Bu ne müthiş hayvandı, bir dağa yaslanmıştı,
Bir dağa da yatmıştı, upuzun uzanmıştı.
Oğlana bakaraktan, sanki göz kırpıyordu,
Uzun boynuzlarıyla, gökleri yırtıyordu!...
Bu Altay efsanesi, tam bir mitolojidir. Çünkü efsanenin kahramanı, atı ile
göklerde uçar ve göğün katlarını gezerek, canavarı aramağa koyulur. Oğuz-Kağan
destanındaki canavar, Oğuz yurdunun hemen yanındaki bir ormanda yaşamaktadır.
Altay efsanesindeki canavar ise, göklerin derinliğindeki, efsanevî dağların ve
göllerin içinde yaşar.
"Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ın gençliğini mitolojiden kurtarmak
istemişlerdi":
Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın ad alması için, böyle bir kahramanlık yapmasını
gerekli görmemişlerdi. Oğuz-Han, kendi adını kendi vermiş ve bütün Oğuz milleti
de, onun bu arzusuna uymuşlardı. Efsaneler, onun ad alışını şöyle
anlatıyorlardı:
Büyük toy yapılırdı, eski Türk âdetince,
Böyle ad seçilirdi, çocuğun kudretince,
Kara-Han atlar kesti, Oğuz ad bulsun diye,
Çağırdı hep Türkleri, yurdu şen olsun diye.
Oğuz-Han birden bire, adım Oğuz'dur dedi,
Beklemedi kimseyi kendi adını verdi,
Ne kadar Türk var ise, hepsi şaşa kaldılar,
Bu Tanrı sözü deyip, buyruğa katıldılar.
Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz-Han'ın daha çok küçük yaşta iken kendi adını
koyması, milletince bir Tanrı buyruğu gibi kabul edilmişti. Daha sonraki Türk
efsanelerinde olduğu gibi burada, gök sakallı bir ihtiyar görülmüyordu.
Oğuz-Han, Tanrının gönderdiği gök sakallı elçilerin yerine bizzat geçmiş ve
kendi adını, kendisi vermişti. Daha sonraki Oğuz destanının parçaları sayılan
"Dede Korkut" hikâyelerinde, çocukların adları, genel olarak "Dede Korkut" un
kendisi tarafından verilirdi. Anadolu Masallarında ise gök sakallı ihtiyarlar
ile "Hızır" ın ve hatta "Dede Korkut" yerine, ihtiyar dervişler geçmişlerdi.
7. OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ
Müslüman Türkler Oğuz Kağan'ı, normal bir insan gibi kabul etmişler ve onu,
öylece evlendirerek, bir yuva kurdurmuşlardı. Halbuki İslâmiyetin tesirleri
görülmeyen Oğuz destanlarında, durum daha başkadır. Uygurların Oğuz destanına
göre Oğuz Kağan, "Gökten inen göğün kızı ve yerdeki bir ağaç koğuğundan çıkan,
yerin kızları ile evlenmiş" ve bu yolla soyunu meydana getirmişti. Burada artık
Oğuz-Kağan destanı, bir destan değil; daha çok, gerçek bir mitoloji halinde idi.
Öyle bir mitoloji ki, Türklerin dünya görüşlerini, uzay anlayışlarını ve
dolayısı ile, Cihân hakimiyeti hakkındaki düşünce ve isteklerini, hep kendisinde
topluyordu. Oğuz-Kağan, mitolojik bir Türk hükümdarı idi. Yeryüzünü zaptetmiş ve
büyük bir devlet kurmuştu. Bu olay, tıpkı bir tarih gibi anlatılıyordu. Aynı
zamanda destanda, bir hikâye çeşnisi de vardı. Ama Oğuz destanı, Binbir Gece
Masalları gibi, hayal mahsülü ve uydurulmuş, bir masal değildi. Oğuz-Kağan
destanı, Türklerin düşünüş, inanış ve binlerce seneden beri gelişerek, olgunluğa
erişmiş fikirlerinin, bir özeti gibi idi. Fikirler, düşünceler ve semboller,
tarih olayları ile anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan da, hatunları da, çocukları ve
akınları da, hepsi birer sembolden başka şeyler değil idiler. Oğuz-Kağan'ın
gökten inen kızla evlenişini, Uygurların destanı şöyle anlatıyordu:
8. OĞUZ'UN, GÖĞÜN KIZI İLE EVLENMESİ
Oğuz-Kağan bir yerde, Tanrıya yalvarırken,
Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten,
Öyle bir ışıktı ki, parlak aydan, güneşten.
Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına ışığın,
Gördü, oturduğunu ortasında bir kızın.
Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı,
Çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup yıldızı!.
Öyle güzel bir kız ki, gülse, gök güle durur!
Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce, gitti aklı beyninden,
Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönülden.
Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden!
Eski Türklere göre, hem gök ve hem de yer, kutsal idiler. İran'da ve Avrupa
mitolojisinde olduğu gibi, yer kötülüğün ve fenalığın bir sembolü değildi. Ama
gök, yerden daha önemli idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan ilk önce, gökten inen kutsal
kızla evlenmişti. Daha sonraki Altay efsanelerinde de, buna benzer motifler
görüyoruz. "Altay dağlarının vadilerine sıkışmış kalmış olan bu Türkler, büyük
devlet kuramamışlardı. Onların, ne Kağanları ve ne de hükümdarları vardı. Bu
Türkler arasında, kağanların yerlerini, Şamanlar alıyorlardı". Çünkü, cemiyet
içinde söz ve güç sahibi olanlar, Şamanlar idiler. Bu sebeple Şamanların soyları
da, eski Türk Kağanları gibi kutsal ve gökten geliyorlardı. Bu efsaneye göre:
"Şamanların atası olan büyük bir Şaman, gökle yerin kızı ile evlenmiş ve
onlardan, Altay Şamanları türemişti. (Bazıları da), gökle suların kızları ile
evlenmişlerdi". Bütün bunlar bize gösteriyor ki, belirli mitoloji motifleri, her
bölgeye ve çağa göre değişiyorlar; fakat ana özelliklerini kaybetmiyorlardı.
Bundan sonra da Oğuz-Kağan, yerin kızı ile evlenir. Destanlar, Oğuz-Han'ın bu
ikinci hatunu buluşunu da, şöyle anlatırlar:
9. OĞUZ'UN, YERİN KIZI İLE EVLENMESİ
Ava gitmişti birgün, ormanda Oğuz-Kağan:
Gölün tam ortasında, bir ağaç gördü yalnız,
Ağacın koğuğunda, oturuyordu bir kız.
Gözü gökten daha gök, sanki Tanrı kızıydı,
Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı.
Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan,
Kim olsa şöyle derdi, yeryüzünde yaşayan:
"Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz!"
Der, bağırıp dururdu! Tıpkı tatlı süt gibi, acı kımız olurdu!
Oğuz kızı görünce, başından aklı gitti,
Nedense yüreğine, kordan bir ateş girdi.
Gönülden sevdi kızı, tuttu aldı elinden,
Kızla gerdeği girdi, aldı dilediğinden.
"Bir gölün ortasında bulunan adalar", Türk mitolojisinin en önemli motiflerinden
biridir. Uygurların Türeyiş efsanelerinde ise bu kutsal adacık, iki nehrin
kavuştuğu bir yerde bulunuyordu. Oğuz-Han destanındaki Kıpçak Bey'de, "Göl
ortasında bulunan bir adacıkta ağaç kovuğunda doğmuştu". Ağaç, köklerini yerden
alıyor ve kimbilir yerin ne kadar derinliklerine kadar inebiliyordu. Bu sebeple
bereketin sembolü olan ağaç, yerin soylarını da temsil edeyordu. Destan, "Ğögün
kızını Kutup yıldızına benzetirken, yerden gelen kızın saçlarını ise, ırmak
dalgaları gibi" gösteriyordu. Göğün kızı göğe, yerin kızı da yere benziyordu.
"Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ı normal bir insanmış gibi evlendiriyorlardı":
İslâmiyeti kabul etmiş olan Türkler ise, daha başka türlü düşünüyorlardı. Onlar
Oğuz-Han'ı, normal bir insan olarak kubul ediyorlar ve kendi fikrine uygun, bir
kız alıyor gibi gösteriyorlardı. Oğuz-Han, iki amcasının da kızını almış; fakat
onları yola getirip, müslüman edememişti. Bunun üzerine, her iki karısının da
yüzüne bakmamış ve onlara elini bile değdirmemişti. Üçüncü amcasının kızı,
diğerlerine nazaran daha çirkindi. Fakat küçüklüğünden beri, Oğuz-Han'ı bütün
kalbi ile seviyordu. Oğuz, en sonunda bu kıza getmiş, içini açmış ve müslüman
olduğu takdirde, kendisi ile evleneceğini söylemişti. Bu teklifi çoktan beri
bekleyen kız, ağlayarak Oğuz'a bakmış ve şöyle demişti:
Ben ne Allah tanırım, ne de Tanrı bilirim!
Senin sözün buyruktur, hep peşinden gelirim!
Sen ne dersen o olur, fermanından çıkamam!
Sen var iken başımda, başkasına bakamam!
Oğuz bunu duyunca, çok sevinmiş ve artık kaygısı dinmişti. Bunun üzerine kıza,
Tanrıya inanmasını söyleyerek, şöyle demişti:
Ey, sevgili hatunum! Benim ey eşsiz eşim!
Gönlümde ebediyen, yanacak ey ateşim!
Tanrının birliğinde, bir defa iman getir,
Sev onu! Varlığıma, seninle bir can getir.
Kız Oğuz Han'ın bu sözü üzerine Tanrıya inandığını söyleyerek artık müslüman
olmuştu:
Sözünü kabul ettim, senin yoluna geldim!
Tanrının birliğiyle, canımı sana verdim!
Müslüman olan Türklerin, eski Oğuz-Kağanlarından ve onun destanlarından
vazgeçemeyerek, yeni olarak düzdükleri bu hikâyeler, aslında en eski Türk
mitolojisinin ana çizgileriyle bir benzerlik göstermiyorlardı. Fakat ne
yapsınlar ki, onlar da müslüman olmuşlardı ve müslümanlığı, yalnızca X. yüzyılda
değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını ve bildiklerini göstermek
istiyorlardı. Müslüman tarihçiler, Oğuz-Han'ın yaşadığı çağlar hakkında da, bize
bazı bilgiler verirler. Meselâ Hiveli meşhur Ebul Gazi Bahadır Han'a göre
Oğuz-Han, zamanımızdan 5000 sene önce yaşamıştı. "En önemli nokta da şu idi ki,
Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han'ı, İran'ın en eski atalarından daha önceye
koyuyor ve Türkleri, bir millet olarak İran'lılardan daha eski tutuyordu. Bu
efsaneler Türklerin, İslâmiyeti ve Allah'ı, 5000 sene önceleri ve hatta
insanlığın ilk yaratılış sıralarında tanıdıklarını, söylemek istiyorlardı".
Henüz daha müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen Türkler "Allah" sözünden
habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine göre, "Allah" sözünün manasını anlamayan
Türkler, Oğuz-Han'ın şiir okuduğunu veyahut da şarkı söylediğini zannederlermiş.
Bunlar da, Müslüman Türkler tarafından, bir Türk olarak uydurulmuş, düzenlenmiş
ve geniş halk kitleleri arasında yayılmış hikâyelerdi.
Öyle anlaşılıyor ki Türkler, İslâmiyetin öncülüğünü, Araplara ve hatta
Peygambere bile vermek istemiyorlardı. Bu duruma göre, "Oğuz-Han Türklerin ilk
ve en eski peygamberleri oluyordu. Gerçi bu da, İslâmiyetin esaslarına aykırı
idi. Fakat Türk kitlelerinin, milliyet ve üstünlük hislerini göstermesi
bakımından bizler için bir önem taşıyordu".
10. YER VE GÖK VARLIKLARININ OĞUZ'UN OĞLU OLMALARI
"Gök ve yerin türlü varlıkları, Oğuz-Han'ın oğulları oluyorlardı":
Oğuz-Han, "gökten bir ateş gibi, ışık hâlesi içinde inen göğün kızı" ile
evlendikten sonra, üç oğlu olmuştu. Bu oğullarının adları, "Gün-Han", "Ay-Han"
ve "Yıldız-Han" koyması, bize çok şey ifade eder. Zaten göğün belli başlı
varlıkları, güneş, ay ile yıldızlar idiler. Ağaç koğuğunda bulduğu yerin
kızından da, yine üç oğlu oluyordu. Bunların adını da "Gök-Han", "Dağ-Han" ve
"Deniz-Han" koyuyordu. Burada Türk mitolojisi ile Türk düşünce düzeninin, çok
önemli bir meselesi ile karşılaşıyoruz. Yerin kızından doğan çocuklardan birinin
adı "Gök-Han" idi. Ayrıca "Gök-Han" yerin kızının çocuklarının, en büyüğü idi.
Yerin kızından, "Gök-Han" ın doğmuş olması, ilk bakışta bizi şaşırtıyordu.
Halbuki bu kitapta sık sık söylediğimiz gibi gök kubbesi, aslında Türklerce,
maddî bir varlık gibi düşünülüyordu. Türkler gök kubbesini uzaydan ayrı
düşünüyorlardı. Asıl gök, güneş ve ay ile yıldızların dolaştıkları, uzay idi.
Eski Göktürk kitabelerinde de söylendiği gibi: Tanrı, gök ile yeri yarattıktan
sonra, ikisi arasında da, insanoğlunu yaratmıştı. Yer ile göğü yaratan Tanrı,
gök kubbesinin üstünde ve sonsuz feza içinde bulunuyordu. Eski Türkler göğe, "Tengri"
derlerdi. "Tengri", hem "gök" ve hem de "Yüce-Tanrı" anlamına geliyordu. Ama
onlar, gök kubbesini anlatmak isterlerken, "Kök Tengri" derler ve böylece, gök
kubbesini, esas büyük Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok eski Türk düşüncesinin
izlerini, Oğuz destanında da, bulmamız bizi sevindirmektedir. "Çünkü, Türk
düşünce düzeni, yüzyıllar boyunca değişmemiş ve ana çizgileriyle üç kıt'a
üzerinde yaşamıştı".
Burada önümüze çok önemli bir mesele de çıkmaktadır: bazılarına göre, "Gün-Han",
güneşin hanı; "AY-Han" ise, ayın hanı şeklinde açıklanmıştır. Onlara göre
Türkler, güneşte de bir dünyanın olduğunu düşünmüş olmalı idiler. Oğuz-Han, en
büyük oğlunu da güneşe bir Han olarak tayin etmiş olmalıydı. Bu düşünce tarzı,
oldukça sakat ve yanlıştır. "Oğuz-Han'ın oğulları güneşin, ayın ve yıldızların
hanları değil; bilâkis güneş, ay ve yıldızların ta kendileri idiler. Gerçi
Oğuz-Han, yine insanoğlu sayılan Türk milletinin, bir atası idi. Fakat Oğuz
destanında Oğuz-Han, yanlnızca Türk milletini temsil etmiyor; aynı zamanda göğün
ve yerin bütün varlıklarını da, kendi adı ve soyları altında topluyordu.
Görülüyor ki, bir efsane gibi ve Türk milletinin türeyişi şeklinde karşımıza
çıkan Oğuz-Kağan destanı, bütün kâinatın kendileri idiler. Gerçi Oğuz-Han, yine
insanoğlu sayılan Türk milletinin, bir atası idi. Fakat Oğuz destanında
Oğuz-Han, yanlnızca Türk milletini temsil etmiyor; aynı zamanda göğün ve yerin
bütün varlıklarını da, kendi adı ve soyları altında topluyordu. Görülüyor ki,
bir efsane gibi ve Türk milletinin türeyişi şeklinde karşımıza çıkan Oğuz-Kağan
destanı, bütün kâinatın oluş ve türeyiş mitolojisi halinde görünüyordu. İşte
Oğuz-Han destanının, bizce en önemli olan özelliği bu idi. Sonradan bu altı
oğullar dörder oğul daha türeyerek, 24 Oğuz boylarını meydana getireceklerdi".
11. OĞUZ DESTANINDA "AİLE DÜZENİ"
"Oğuz efsanesinde görülen aile düzeni, daha çok 'Baba ailesi' ile ilgili idi":
Şimdiye kadar sosyologlar aileleri, başlıca iki bölüm içinde incelemişlerdir.
İlkel kavimlerde daha çok "Ana ailesi" görülüyordu. Fakat cemiyet ilerledikçe ve
içtimaî seviye yükseldikçe "Baba ailesi" ne doğru bir gidiş vardı. Daha doğrusu
Ana ailesi geriliği, Baba ailesi ise, bir toplumun olgunluğunu gösteriyordu.
Bazı Moğol efsanelerinde, ana ailesinin izlerini görmüyor değiliz. Meselâ
Cengiz-Han'ın atası kocasız bir kadın idi. Gökten inen sarı bir köpek şeklindeki
hayvandan hâmile kalmış ve Moğol ulusunu meydana getirmişti. Türklerde ve Türk
mitolojisinde, böyle bir "Ana-Ata" ya rastlamıyoruz. Türk mitolojisinin bütün
ataları, - hatta istisnasız olarak - hep erkek ve büyük bahadır idiler. Burada
da, Oğuz-Han'ın çocuklarının hepsi, erkek olarak doğmuşlar ve Türk milletine
birer baba olarak meydana getirmişlerdi. Şunu da söylemekte fayda vardır: Eski
Roma'da "Baba ailesi", kayıtsız ve şartsız olarak, babanın hakimiyeti altında
idi. Baba oğlunu satabilir ve öldürebilirdi. Ama Türklerde, böyle bir baba
ailesi görmüyoruz. Oğuz-Han babasını bile, müslüman olmadı diye öldürmüş ve ona
karşı gelebilmişti.
12. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ "ZAMAN BİRİMLERİNE" GÖRE
"Oğuz-Han'ın oğulları ile boylarının sayıları birer takvim rakamları idiler":
Oğuz destanı, eski Türk düşünce ve toplumunun, mantık üzerine kurulmuş
düzenlerini göstermesi bakımından, büyük bir öneme sahiptir. Eski Türkler,
İranlılar veya Hintliler gibi, hesapsız ve düzensiz düşünmüyorlardı. "Türk
düşüncesinin her yönü, matematik bir mantık üzerine kurulmuş ve bu, topluma da
sıkı bir disiplin ile benimsetilmişti". Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Göğün
kızından doğan çocuklar Boz-Ok bölümünü; yerin kızından doğanlar da, Üç-Ok
bölümlerini meydana getiriyorlardı. Bu yolla altı çocuk, ikiye bölünmüş ve üçlü
bir düzen meydana getirilmişti. Yani 12 saatin, 12 ayın ve hatta 12 burcun
yarısı olan çocuklar, yine bölümlere ayrılıyorlar ve takvim biriminin bir
çeyreğini meydana getiriyorlardı. Bütün rakamlar 12 ile 24 sayılarını bölen,
birimler idiler. Aslında eski Türklerde çoğu zaman bir sene 12 ay değil; 24 ay
idi. Bu da ayın, onbeş günlük devrelerine göre hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz
Han'ın da 24 torunu vardı. Eski Çin takviminde üç, altı, on iki ve yirmi dört
rakamları yalnız bir zaman birimi olarak değil; aynı zamanda kutsal sayılar
olarak da, büyük bir öneme sahip idiler. Eski Çin'de, "zaman ve mekân
birimleri", birbirine uyduruluyor ve zamanla mekân arasında, bir birlik meydana
getiriliyordu. 12 ay ve 24 saat, Çin imparatorluğu içinde de, 12 eyâlet ile 24
vilâyetin meydana gelmesini gerektiriyordu. Bunları söylemekle Türkler, Oğuz
Kağan destanını, Çin düşüncesine göre düzenlemişlerdir, demek istemiyoruz.
Türklerin de kendilerine göre bir takvimi vardı; Çinlilerin de. Aslında Türk
takvimi, zaman zaman Çin'e tesir etmiş ve Çin kültüründe de büyük bir önem
kazanmıştı. Fakat mitoloji tetkiklerinde, başlıca problemlerin daha iyi
anlaşılabilmesi için, mukayeseli araştırmalar yapmak ve örnekler vermek, çok
faydaladır.
"Oğuz Han destanındaki 'takvim rakamları', Türk devlet teşkilâtı ile ordu
düzeninde de görülüyordu":
Oğuz destanı, yüzyıllar ve hatta binyıllar boyunca, Türk halkları tarafından
söylenmiş ve anlatılmış, uydurma bir masal değildi: "Onu meydana getiren düşünce
düzeni, yalnızca Türklerin gönüllerinde ve kalplerinde yaşamamış; aynı zamanda,
topluma düzen ve disiplin veren bir ilham kaynağı halinde devam etmişti". Meselâ
Büyük Hun imparatoru Mete'nin ordusu, 24 tümenden meydana geliyordu. Bu 24
tümen, 6 köşeye bağlı idi. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu gibi. Bu 6 köşe de, ikiye
ayrılıyorlardı. "Sağ" ve "Sol" adlar ile, imparatorluğun "Doğu" ile "Batı"
yönlerini, aralarında bölmüş bulunuyorlardı. Atilla'nın Macaristanda büyük bir
imparatorluk kurması, düzenli ve disiplinli orduları ile dehşet vermesi,
Avrupalıların toplum düzenlerinde de, yeni yeni değişiklikler meydana
getirmişti. Birçok Cermenler, Atilla'nın emrinde çalışmışlar ve Atilla
Hunlarından, pek çok şey öğrenmişlerdi. Atilla, M.S. 450 de ölüp gitmişti. Fakat
O'nun adı, Cermen ve İskandinav efsanelerinden, yüzyıllar boyunca silinmemişti.
Hep, Atilla'nın harplerinden ve ordu düzeninden, bahsedilir olmuştu. Bu zaman
kadar "yüzlük", "binlik" ve "Onbinlik", ordu birimlerini bilmeyen Cermen'ler,
Atilla'nın ölümünden sonra, yalnız kendi ordularını değil; köy ve şehirlerini
bile, bu prensiplere göre düzenlediler. Atilla'nın ordularından bahseden
İskandinav efsaneleri, O'nun 24 tümeninden ve 6 ordusundan söz açıyorlardı.
Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu ve 24 torunu gibi, bütün bunlar bize gösteriyor ki,
"Oğuz Kağan destanı zihinlerde ve hayallerde yaratılmış bir hikâye değil; Türk
toplumunu anlatan ve yansıtan bilgiler idiler".
13. TÜRK DEVLETİ DÜNYA DEVLETİ İDİ
"Eski Türkler yeryüzünü bir Türk devleti, Oğuz Kağanı da bütün insanlığın bir
hükümdarı olarak düşünüyorlardı":
Oğuz Han, 6 oğlunu toplamış ve onlara, birçok öğütler vermişti. Bundan sonra
beyleri ile, milletini de biraraya getirerek, büyük şölenler ile ziyaretler
verdiğini de görüyoruz. Eski Türk Kağanları, savaşlardan önce ve sonra bütün
milleti toplar ve onlara, büyük ziyaretler verirlerdi. Bu toplantılar aynı
zamanda, birer "kurultay" ve "danışma" toplantıları idiler. Uygurların Oğuz
destanına göre, Oğuz-Han konuşmağa başlamış ve kendi devletini tarif etmişti.
O'na göre:
"Yukarıda gök, kendi devletinin bir çadırı gibi idi. Güneş de Oğuz-Kağan
devletinin bir bayrağı olacaktı". Zaten eski Göktürk yazıtları da öyle
diyorlardı: "Yukarıdaki mavi gök, aşağıdaki yağız yer yaratıldığında ikisi
arasında da insanoğlu yaratılmış insanoğlunun üzerine de, atalarımız Bumın-Kağan
ile İstemi-Kağan, Han olarak oturmuşlar". Göktürk devletini kuran Bumın ve
İstemi-Kağan, yalnızca Türk milletinin değil; gök ile yer arasında yaşayan,
bütün insanlığın hükümdarları idiler. Onlar, bu tahta Tanrı tarafından
oturtulmuş ve bütün yeryüzünü idare etme yarlığı da, yine Tanrı tarafından
onlara verilmişti. Bu fikir, Türklerin yalnızca devlet idare etme düşüncelerinde
değil; Türk dininin çok eski prensipleri içinde de bulunuyordu. Büyük Hun
Devleti ile, daha sonraki Türk devletlerinde, bu düşüncenin türlü ve sayısız
örneklerini bulabiliyoruz.
"Oğuz-Kağan'ın akınları, sonraki Türkler tarafından, kendi bilgilerine göre,
ilâve edilmiş bölümlerdi":
Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz konular, Oğuz-Kağan destanının esasını meydana
getiren bölümlerdi. Artık bundan sonra, Oğuz Han'ın akınlarından söz açılır ve
nereleri zaptettiği, geniş olarak anlatılmağa çalışılır. Uygurlar, Oğuz-Kağan'a,
kendi bildikleri memleketleri akınlar yaptırırlar ve oraları aldırırlardı.
Uygurlar, İran ve Hindistan bölgelerini çok iyi tanımıyorlardı. Güney Rusya
Türkleri hakkında da pek fazla bilgileri yoktu. Cengiz-Han imparatorluğu
kurulunca, âdeta bütün imparatorluk içinde, Oğuz-Kağan destanını yazmak ve
söylemek bir moda haline gelmişti. Bu sebeple, çok daha geniş ve büyük
Oğuz-Kağan destanlarının yazılmaya başlandıklarını görüyoruz. Cengiz-Han
İmparatorluğu, Anadolu dahil, Macaristan ovalarından Japonya'ya ve daha güneyde
de, Endenozya'ya kadar uzanıyordu. Bu sebeple, aynı çağda yaşayan Türkler ve
İranlı yazarlar, bu bölgeler hakkında, gayet geniş bilgilere sahip idiler. Bu
çağda Oğuz-Han, artık Cengiz-Han'ın yerine konmuştu. Cengiz-Han nerelere gidip,
zaptetmiş ise, Oğuz-Han'a da, O'nun gibi akınlar yaptırılmıştı. Cengiz-Han
gençliğinde akıllı bir eşkiyadan başka bir kimse değildi. Yol kesmek, haraç
almak ve para toplamak, O'nun en ileri gelen özelliklerinden biri idi. Bu
sebeple geniş bölgeler elde edip, büyük bir devlet kurduktan sonra,
gençliğindeki haraç sistemini, yeni imparatorluğuna da uygulamış ve buna göre,
bir idare düzeni meydana getirmişti. Cengiz-Han herşeyden önce, bir memleketin
vergilerinin toplanmasına önem verir ve memurlarını, bu amaca uygun olarak tayin
ederdi. Cengiz-Han çağındaki Oğuz-Kağan destanlarında artık Oğuz Kağan
değişmişti. Zaptettiği yerlere vergi memurları gönderiyor ve alınan vergileri
de, tıpkı Cengiz-Han gibi, gözden geçiriyordu. Aslında ise, eski Türk
devletlerinin teşkilâtı ile, Cengiz-Han'ın kurduğu bu yeni düzen arasında, büyük
ayrılıklar vardı. Hiç şüphe yok ki, eski Türk Kağanları da, zaptettikleri yeni
memleketlerden gelecek vergilere, büyük önem veriyorlardı. Fakat devletin
idaresinde, hakim olan tek ve en önemli prensip, vergi toplamak değildi. Nitekim
Uygurların Oğuz-Kağan destanı daha çok eski Türk devlet teşkilâtını andıran bir
şekilde konuşuyor ve eski Türk kağanlarının, gerçek düşüncelerini yansıtıyordu.
14. OĞUZ KAĞAN DESTANININ EN ESKİ BÖLÜMLERİ
"Arabanın icâdı":
Göktürklerin türeyişleri ile ilgili efsanelerde, ateş gibi insanlığa faydalı
olan şeyleri icâd eden atalardan, söz açılıyor ve bunlara büyük bir önem
veriliyordu. Zaten ateş, tuz, araba v.s. gibi, insanlığın gelişmesine yardım
etmiş unsurlarla aletlerin icadları, bütün dünya mitolojilerinde, en eski ve öz
kalıntılar olarak kabul edilmişlerdir. Türklerin Kanglı boyu, tarih boyunca
büyük bir şöhret yapmış ve Türk kavimleri arasında, önemli bir yer tutmuştu. İlk
bakışta Kanglı sözü, bir nevi bizim kağnı, yani "kağnı arabası" deyimini
andırıyordu. Bütün mitolojilerde olduğu gibi, Türk Mitolojisinde de, sözlerin
dış görünüşlerine göre, bazı benzeştirmeler yapılmıştır. Bu sebeple Oğuz Kağan
destanında, kağnı arabasının icâdından söz açılırken, Kanglı boyu ile bir ilgi
kurulmuştu. Uygur Türkçesi ile yazılan Oğuz destanında, Kağnı'nın icâd edilişi,
şöyle anlatılıyordu:
Çürced Kağan'ı aldı, halkıyla ulusunu,
Yoketmek için geldi, Oğuz-Han ulusunu.
Başgeldi Oğuz-Kağan, basdı Çürced Hanı'nı,
Ok ile kılıç ile, döktü düşman kanını.
Oğuz öldürdü onu, kesti hemen başını,
Böldü ganimetleri, tâbi kıldı halkını.
Oğuz'un askerleri, beyleri bütün halkı,
Düşmanda ne bulursa, toplayıp hep tüm aldı.
Atlar ile öküzler, katırlar az gelmişti.
Yığılmış yükler ise, ta dağları geçmişti.
Oğuz'un bir eri vardı, akıllı tecrübeli,
Barmaklığı-Çosun-Billig, yatkındı işe eli.
Bir kağnı arabası, yapıp koydu içine,
Oğuz'un bu ustası, devam etti işine.
Kağnıyı çekmek için, canlı öne koşuldu,
Cansız alıntılar da, üzerine konuldu.
Oğuz'un beyleriyle, halkı şaştılar buna,
Onlar da kağnı yaptı, özenmişlerdi ona.
Kağnılar yürür iken, derlerdi: "Kanğa! Kanğa!"
Bunun için de dendi, artık bu halka "Kanğa".
Oğuz bunu görünce, güldü kahkaha ile,
Dedi: "- Cansızı çeksin, canlılar Kanğa ile!"
"Adınız Kanğaluğ olsun, belğeniz de araba!"
Bıraktı onları da, gitti başka tarafa.
Oğuz-Kağan, Mançurya Bölgesindeki kavimlere akın yaptığında, çok mal elde etmiş;
fakat bunları, atlarla taşıyamamıştı. Bunun üzerine, Oğuz-Kağan'ın akıllı
beylerinden birisi, bir araba yaparak, malların hepsini arabalara doldurmuş ve
Oğuz-Kağan'ın yurduna kadar taşımıştı. Oğuz-Kağan, böyle yeni bir icâdı görünce,
çok sevinmiş ve bu beyinin soyundan gelen boylara da "Kangalı" yani "Kağnılı"
adını vermişti. Tabiî olarak bu, nihayet bir efsane ile sözlerin
benzeştirilmesinden başka bir şey değildi. Türkler çok eski çağlarda, tekerlek
ile arabayı icâd ederek kullanmışlardı. Çok eski çağlarda herhalde, "Kanglı"
kavim adı da vardı. Fakat kendileri, henüz daha ortada yok idiler. Çünkü Türk
boyları, zaman zaman çoğaldıkça bölünüyorlar ve eski adlar alarak, yeniden
ortaya çıkıyorlardı. M.S.V. yüzyılda, Ortaasya tarihinde önemli bir rol oynayan
bazı Türk kavimlerine Çinliler, "Yüksek arabalı kavimler" adını veriyorlardı.
Çinlilerin bunlara, Yüksek arabalı" demelerinin sebebi, herhalde onların
arabalarının yüksek, yani tekerleklerinin büyük olmasından ileri geliyordu. Çin
tarihleri, kendilerine benzeyen kavimlerden ve eşyalardan söz açmazlardı. Öyle
anlaşılıyor ki, Türklerin bu arabaları, Çin'de kullanılan arabalara nazaran, çok
daha büyük ve yüksek idiler. "Büyük tekerlekli arabalar birçok bakımlardan
faydalı ve elverişli idiler". Çamurlu bölgelerde ve engebeli arazilerde, büyük
tekerlekli arabaları kullanmak, daha kolay oluyordu. Eski Türkler çadırlarını
yalnızca yere kurmaz, aynı zamanda arabalar üzerine de oturturlardı. Bu
arabalar, akınlarda da orduların peşinden ayrılmazlardı. Oğuz-Kağan destanında
da görüldüğü gibi, harbe giden Türk ordularının arkasından, aileleri taşıyan
arabalar ve kervanlar da yürürlerdi. Oğuz-Kağan destanına göre böyle ordu
düzenleri, yalnızca çok eski çağlarda görülüyordu. Bununla beraber, daha sonraki
çağlarda, meselâ Göktürk ve hatta Cengiz-Han akınlarında bile hatunlar, Hakanlar
ile beylerin arkalarından gelirlerdi.
"Türkler ilk geminin yapılışı":
Oğuz-Han'ın bir beyi, İtil, yani Volga nehrini geçerken kendisine bir kayık
yapmıştı. Bu kayık veya gemi sayesinde, Oğuz-Han'ın orduları nehrin karşı
kıyısına geçerek, düşmanı mağlûp etmişlerdi. Kayığı icâd etme motifi de, her
halde Türk mitolojisinin, en eski kalınıtılarından biri olsa gerektir. Eski
Türkler, denizci bir millet değillerdi. Bununla beraber kendi ülkelerinde de,
birçok geniş nehirler ile göller bulunuyordu. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz
Kağan destanı, Türklerin gemi veya salı icâd etmelerini şöyle anlatıyordu:
İdil adlı bu ırmak, çok çok büyük bir suydu,
Oğuz baktı bir suya, bir de beylere sordu: "-
Bu İdil sularını, nasıl geçeceğiz, biz?"
Orduda bir bey vardı, Oğuz Han'a çöktü diz.
Uluğ-Ordu-Beğ derler, çok akıllı bir erdi,
Bu yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi.
Baktı ki yerde bu beğ, çok ağaç var çok da dal,
Kesti biçti dalları, kendine yaptı bir Sal.
Ağaç sala yatarak, geçti İdil nehrini,
Çok sevindi Oğuz-Han, buyurdu şu emrini:
"- Kalıver sen burada, halkına oluver bey!
"Ben dedim öyle olsun, densin sana Kıpçak-Beğ!"
Tabiî olarak diğer Oğuz destanlarında, Kıpçak-Beğ'in doğuşu ve bey oluşu daha
başka türlü anlatılmaktadır.
"Dünyamıza soğuk rüzgârlar gönderen 'Buz-Dağı' motifi, Oğuz destanında da
görülüyordu":
Karluk Türklerinin meydana gelişleri ile ilgili bölüm de, bazı önemli
meselelerle karşılaşıyoruz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanında, Karluk
Türklerinin ortaya çıkışları şöyle anlatılıyordu:
Oğuz-Kağan baktı ki, erkek kurt önler gider,
Ordunun öncüleri, Gökkurt'u gözler gider,
Görünce Oğuz bunu, ne çok sevinmiş idi,
Alaca aygırını, çabucak binmiş idi.
Apalaca aygırı, Oğuz severdi özden,
Ama at dağa kaçtı, kaybolup gitti gözden,
Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi,
Soğuğun şiddetinden, başı da ap ağ idi.
Çok cesur çok alp bir bey, ordu içinde vardı,
Ne Tanrı ne Şeytandan, korku içinde vardı.
Ne yorgunluk ne soğuk, erişmez idi ona,
Bu bey dağlara girdi, dokuz gün erdi sona.
Aygırı yakaladı, memnun etti Oğuz'u,
Atamadı üstünden, dağlardaki soğuğu.
Olmuştu kardan adam, kar ile sarılmıştı,
Oğuz onu görünce, gülerek katılmıştı.
Dedi: "Baş ol beylere, artık sende burda kal!
"Sana Karluk diyeyim, ölümsüz adını al!
Çok mücevher, çok altın, hediye etti ona,
Bir bey yaptı Karluk'u, devam etti yoluna.
Eski Türk Kağanlarının atları, büyük bir önem taşırlardı. Türk tarihinde, 60
veya 100 kilometre koşan, Mete'nin atı gibi efsanelemiş birçok atlara da
rastlıyoruz. Elbette ki Oğuz-Kağan, kaçak atını orada bırakıp gidemezdi. Ama, o
nasıl bir attı ki, buzlarla örtülü büyük bir dağ içine kaçmış ve peşindekileri
de günlerce uğraştırmıştı. Onu yakalayıp getiren insanlar bile, baştan aşağıya
kadar kardan bir adama dönmüşlerdi. Oğuz-Kağan destanlarında bu dağa, "Muz-Tak",
yani "Buz-Dağı" adı veriliyordu. Atı dağda bulup getiren bey de, kardan bir adam
şekline girdiği için, Oğuz Kağan tarafından "Karluk yani Karlık" adı ile
adlandırılmıştı. Sonraki güçlü ve şöhretli Karluk kabileleri, bu adamın soyundan
geleceklerdi. Eski Altay efsanelerine bir göz attığımız zaman da, böyle Buz
dağlarını Türk Mitolojisi içinde görebiliyoruz. Altay Türklerine göre, Kuzeyden
esen soğuk ve buzlu rüzgârlarının geldikleri bir dağ vardı. Altay Türkleri,
soğuk kuzey rüzgârlarının, "Muz-Tak"adlı buzlarla kaplı bir "Buz-Dağı" ndan
geldiğine inanıyorlardı. Bu Buz Dağı dünyanın kuzeyini baştan başa kaplamıştı.
Buz dağının üzerinde de, yine "Buz" adı ile adlandırılan, büyük devler
yaşıyorlardı. İlk bakışta, Altay efsanelerindeki Buz Dağı motifleri, Himalaya
dağları ile kar adamları efsaneleri hatırlatır gibi idiler. Ama Türk
Mitolojisindeki Buz Dağları herhalde yerli olarak, Türklerin zihinlerinden
doğmuş ve nihayet insan düşüncesinin, bir gereği gibi oluşmuş ve gelişmiş
olmalıydılar. Bunları söylemekle, Oğuz-Kağan destanındaki, "Buz-Dağ" ın Altay
efsanelerindeki Buz-Dağı ile aynı olduğunu ifade etmek istemiyoruz. Gerçi daha
sonraki "Boz-Ok" Oğuzlarının yurtlarında da, "Buz-Dağ" adını taşıyan bazı dağlar
vardı. Ama mitoloji incelemeleri yapan bir kimsenin, diğer efsaneleri de
gözönünde tutarak, karşılaştırmalar yapması, zorunlu görünmelidir. Eski Oğuz
yurdunda da Buz-Dağları olabilirdi. Fakat bu dağlar, ne de olsa insanların
zihinlerinde, efsaneleşmiş ve gerçek mahiyetlerini kaybetmişlerdi.
15. OĞUZ DESTANINDA "KÖPEK BAŞLI" İNSANLAR
Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü de, "Köpek başlı insanlar"ın
ülkelerine yapılan akınlardı. Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı veriyorlardı.
"İt" sözü, eski Türklerde de, köpek anlamına geliyordu. "Barak da, bir nevi
köpekdi". Bazılarına göre, "Siyah ve tüylü bir köpek cinsi" idi. Fakat bu köpek
de, herhalde başlangıçlarda, efsanevi bir köpek olmalı idi. Oğuz Kağan
destanlarına göre, "İt Barak'ların memleketi, kuzey-batıya doğru uzanan,
karanlık ülkeleri içindeydi. Oğuz-Han, 'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış;
fakat mağlûp olarak, dağlar arasındaki bir nehrin ortasında bulunan, küçük bir
adacığa sığınmak zorunda kalmıştı. Bu adacıkta, savaşta ölen askerlerinden
birinin karısı da, bir çocuk doğurmak zorunda kalmıştı. Fakat buraya sığınan
Oğuz Han'ın, ne bir çadırı ve ne de bir evi vardı. Kadın, ağaç koğuğuna girmiş
ve orada çocuğunu doğurmak zorunda kalmıştı. Oğuz-Kağan, kadının esenlikle doğum
yapmasına sevinmiş ve çocuğa da, Kıpçak adını vermişti". Eski Türk efsanelerine
göre "Kıpçak" sözü, "ağaç koğuğu" anlamına geliyordu. Bildiğimiz üzere "Kıpçak"
lar, Altay dağlarının batısından, ta Güney Rusya içlerine kadar uzanan, büyük
Türk kitleleri idiler. Herhalde Kıpçak sözü de, çok eski çağlardan beri meydana
gelmiş, bir kavim adı olmalıydı. Fakat Türk destanlarını yazanlar, Kıpçak'la
"ağaç koğuğu" arasında bir benzerlik bulmuşlar ve bu yolla, Kıpçak Türklerinin
türeyişlerini anlatmak istemişlerdi. Az önce de söylediğimiz gibi, "Oğuz-Kağan,
ikinci karısını bir göl ortasında bulunan küçük bir adacıktaki ağaç koğuğunda
bulmuştu". Uygurların türeyiş efsanesinde de, "Eski Uygur ataları, iki nehir
ortasında bulunan bir odacıktaki, kayın ağacından" doğmuşlardı. Bu örneklerden
de kolayca anlaşılıyor ki, bir tarih olayı gibi gösterilen bu akınlarda, Türk
mitolojisinin çok eski ve müşterek motifleri, sık sık görülebiliyorlardı:
Türkler "Barak" derlerdi, Kara tüylü köpeğe,
Böyle ad verirlerdi, büyük soylu köpeğe.
,Aslında efsaneler, bir köpek anarlardı.
Onu da köpeklerin, atası sayarlardı.
Bu köpek soylu idi, çok büyük boylu idi,
Av çoban köpekleri, hep onun oğlu idi.
Kuzey-batı Asya'da güya "İt-Barak" vardı,
Türklerse İç Asya'da, onlara uzaklardı.
Başları köpek imiş, vücutları insanmış,
Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış.
Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş,
İlâç sürünürlermiş, ok mızrak batmaz imiş.
Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti,
Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti.
On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi.
Kadınlar yardım etti, orada savaş dindi.
Oğuz bu bölgeleri, "Kıpçak-Beğ" e il verdi,
Bunun için Türkler de, oraya "Kıpçak" derdi.
Gerçi, bu efsane idi. Fakat içinde tarih olayları da yatmaktaydı. Öyle
anlaşılıyor ki, bu bölgedeki güzel kadınları Türkler almışlar ve onlardan da,
yeni bir nesil meydana getirmişlerdi. Belik Kıpçağın annesi de, güzel bir
İt-Barak kadınından başka bir kimse değildi. Sonradan Kıpçak, Oğuz-Kağan
tarafından bu bölgelere tayin edilmiş ve kuzey ülkeleri, hep onun soyları
tarafında idare edilmişti. "Kıpçak'lar da türkçe konuşuyorlar ve Türk kültürüne
sahip idiler". Fakat Oğuz destanı, Kıpçağı Oğuz-Han'ın soyundan değil, nihayet
askerlerinden birisinin neslinden getiriyordu. Kıpçak kuzeylere gitmiş, orada
soyları türemiş ve yerlilerle karışarak, yeni akraba. Bir Türk kavmi meydana
getirmişti.
"Köpekbaşlı insanlara Avrupa ve Hint mitoloilerinde de rastlanıyordu". Eski
Yunan mitolojisinde de, köpek başlı insanlarla ilgili, birçok efsanelere
rastlıyoruz. Daha sonraki Avrupa mitoloji de, köpek başlı insanlara, zaman zaman
yer vermişti. Avrupalılar, bu köpek başlı kavme, "Borus" adını veriyor ve
onların, bugünkü Finlandiya ile Rusya'nın kuzey kısımlarında yaşadıklarını
söylüyorlardı. Oğuz-Kağan destanındaki "İt-Barak" lar da aşağı yukarı, aynı
bölgelerde idiler. Bu bakımdan, Avrupa ve Yunan Mitolojisi ile Türk Mitolojisi
arasında, bir benzerlik ve bir bağ meydana gelmektedir. Köpek başlı insanlar
motifi, herhalde Türkler arasına, dışarıdan gelmiş bir efsane olmalı idi. Fakat
Türkler, köpeğe önem vermezlerdi. Köpek, Türklere göre, aşağı bir hayvandı,
bunun için de Türk Mitolojisi, köpek başlı insanları daima küçük görmüştü. Köpek
başlı insanlarla ilgili efsaneleri, Hindistan'da ve güney bölgelerinde de
görüyoruz. Hint Mitolojisi zaman zaman, köpeğe daha fazla önem vermişti. Bu
sebeple Hindistan'daki köpek başlı insanlar, aşağı bir sınıfı değil; soylu
Hintlileri temsil ediyorlardı. Motifin, eski Yunan'da ve Avrupa'da görülmüş
olmasına rağmen, Türklerde de bunların benzer şekillerini görmüyor değiliz.
Meselâ Doğu Göktürk devletinin önemli bir bölümünü meydana getiren. Tarduş
Türklerinin ataları da, "Başı kurt ve vücudu insan olan" bir kimse idi. " Köpek
başlı insanlara, Çin efsanelerinde de büyük bir yer verilmişti. Çin'in kuzeyinde
ve Mançurya'da oturan bazı kavimler Çinlilere göre köpek başlı idiler. Bu
efsaneler Çin'de, çok daha eski çağlarda başlamıştı. Hatta diyebiliriz ki,
Çin'in köpek bağlı efsaneleri, Yunanistan'daki efsanelere nazaran daha eski
idiler". Mançurya'nın kuzeyinde oturan iptidaî Moğollar, köpeğe büyük bir önem
verirlerdi. Onlarca köpek, hem kutsal ve hem de kendi milletlerinin atası idi.
Bu sebeple Oğuz-Kağan destanına köpek başlı insanlar motifinin, Çin'den mi,
yoksa Avrupa'dan mı geldiğini, kolayca kestirmek mümkün olamamaktadır.
Cengiz-Han devrinde yazılmış olan Oğuz destanları, daha çok Batı ile ilgileri
olan yazarlar tarafından kaleme alınmışlardı. Bu sebeple Oğuz destanlarında
köpek başlı insanlar, Kuzey Rusya ile Finlandiya'da gösteriliyorlardı. Elimizde
bu konu ile ilgili, daha eski kaynaklarımız maalesef yoktur. Buna rağmen, eski
Türk destanlarında, güya Kuzey Mançurya'da yaşayan "Köpek başlı" insanlardan da
söz açılıyordu.
16. "ALTIN YAY" VE "ÜÇ GÜMÜŞ OK"
"Oğuz-Kağan'ın altı oğlu hükümdarlık sembolü olan, 'altın bir yay" ile ""üç
gümüş ok"u, avda bulup getirmişlerdi":
Altından yapılmış bir yay ile üç gümüş okun, Oğuz'un oğulları tarafından
bulunuşu, hemen hemen bütün Oğuz destanlarında yer almaktadır. Tabiî olarak,
ayrı yer ve zamanlarda yazılmış olan Oğuz destanlarında, bu konuda da ufak
değişiklikler görmüyor değiliz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanı, yayla
okların daha önce, rüyada görüldüklerini yazıyordu. Bu çok güzel olay, şöyle
olmuştu:
Söz dışında kalmasın, bilsin herkes bu işi,
Oğuz-Kağan yanında, vardı bir koca kişi,
Sakalı ak, saçı boz, çok uzun tecrübeli.
Soylu bir insan idi, akıllı düşünceli.
Ünvanı Tüşimeldi, yani Kağan veziri,
"Uluğ Türük" dü adı, Oğuz'un seçme eri.
Altından bir yay gördü, uyur iken uykuda,
Yayın bulunuyordu, üç gümüşten oku da.
Ta doğudan batıya, altın yay uzanmıştı,
Üç gümüş ok kuzeye, sanki kanatlanmıştı.
Anlattı Oğuz-Han'a, uyanınca uykudan,
Rüyayı tabir etti, içindeki duygudan,
Dedi: "Bu düşüm sana, dirlik düzenlik versin!
"Hakanıma inşallah, birlik güvenlik versin!
"Rüyada ne gördüysem, Gök Tanrı'nın sözüyle,
"Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle!
"Yeryüzü hep insanla, dolup taşar boyuna,
"Tanrım! Bağışlayıver! Oğuz-Kağan soyuna!"
Eski tarih kaynaklarına göre ise olay şöyle olmuştu: "Oğuz-Han'ın altı oğlu
bozkırlarda avlanırlarken, tesadüfen bir altın yay ile üç gümüş ok bulmuşlar ve
bunları babalarına getirmişlerdi".
Oğuz destanlarının en son metinlerinden biri sayılan, Hive'nin meşhur Türk hanı
Ebülgazi Bahadır Han'ın eserinde ise durum şöyle anlatılıyordu:
"Oğuz-Kağan bir vezirine, altın bir yay ile üç gümüş ok vermiş ve bunların
ayrı ayrı yerlerde, bozkırlar içine, yarıya kadar gömülmesini emretmişti. Bey,
Oğuz-Kağan'ın emrini yerine getirerek yayı, batıdaki bir bölgeye ve üç gümüş oku
da doğuda yarı yerlerine kadar gömerek, gelmişti. Bundan sonra Oğuz-Kağan göğün
kızından doğan üç oğlunu, yani Gün-Han, Ay-Han ve Yıldız-Han'ı batıya
göndermişti. Yerin kızından doğan üç oğlunu, yani Gök Dağ ve Deniz Hanları da,
avlanmak için, doğuya göndermişti. Batıda ve doğuda avlanan çocuklar, yay ile
okları bularak sevinmişler ve hemen onları babalarına götürmüşlerdi. Oğuz-Han,
altın yayı bulan çocuklarını, Batı ülkelerine tayin etmiş ve gümüş okları
bulanları da Doğu bölgelerine vermişti". Oğuz-Han'ın beyini göndererek, yay
ile okları yarı yerlerine kadar toprağa gömdermesi, başka hiçbir kaynakta
görülmemektedir. Bu bakımdan böyle bir olayın, sonradan uydurulmuş olması, ilk
bakışta akla çok uygun gelmektedir. Fakat Türk mitolojisinin diğer motiflerini
de hatırlayınca, bu olay üzerine önem vermeden geçmek, mümkün olmamaktadır. Çok
eski bir efsanedir: "Atilla'nın çobanlarından birisi, günün birinde bir sığırın,
ayağının kanadığını hayretle görmüş. Acaba sığırın ayağını böyle ne kesti diye
araştırırken, yere saplanmış bir kılıç bulmuş. Sapından yere saplanmış olan bu
kılıcı topraktan çıkararak, Atilla'ya getirmiş. Atilla'nın etrafındakiler bunu
görünce çok sevinmişler ve bu kılıcın, Tanrının kılıcı olduğunu söylemişler.
Ayrıca, bu kılıcı elde eden hükümdarın da, yaryüzüne hâkim olacağını ifade
etmişler". Gerçi bu hikâye, İskitler çağında da görülen bir efsane motifidir.
Fakat Batı bölgelerini ellerinde tutacak olan Oğuz-Han'ın oğullarının, yere
gömülü altın bir yay bulmaları, da, herhalde Ebül Gazi Bahadır Han tarafından
uydurulmuş bir efsane motifi olmasa gerekti.
"Atilla'nın kılıcı" gibi, Oğuz-Kağan'ın oğullarının buldukları "Altın Yay" ile
"Üç gümüş ok" da, Tanrı tarafından gönderilmiş bir hakanlık sembolü gibi
düşünülüyordu. Oğuz-Kağan'ın vezirinin, az önce bu konu ile ilgili olarak nasıl
bir rüya gördüğünü okumuştuk. Şimdi yine Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz
destanından, bu yay ile okların nasıl bulunduklarını okuyalım:
Sabah olunca gördü, kendinden büyükleri, Çağırtarak getirtti, kendinden
küçükleri, Dedi: "- Hey! Gönlüm benim" Avlansana haydı der! "İhtiyarlık başa
geldi, cesaretin hani der! "Gün, Ay, ve Yıldız sizler, gidin gündoğusuna, "Gök,
Dağ ve Deniz siz de, gidin günbatısına!" "Oğuz-Han oğulları, bunu hemen duyunca,
Gitti üçü doğuya, üçü batı boyunca. Av avlayıp, kuş kuşlayan, Gün ile Yıldız ve
Ay, Buldular yolda birden, som altından tam bir yay. Sundular Oğuz-Han'a, Han
sevindi hem güldü, Aldı bu altın yayı, kırarak üçe böldü. Dedi: "-Ey, oğullarım!
Kullanın bir yay gibi! "Oklarımız erişsin, göğe değ bu yay gibi!" Av avlayıp kuş
kuşlayan, Dağ ile Deniz ve Gök, Buldular yolda birden, som gümüşten tam üç ok,
Sundular Oğuz-Han'a, Han sevindi hem güldü. Aldı üç gümüş oku, oğullarına böldü.
Dedi: "- Ey, oğullarım! Sizlerin olsun bu ok, "Yay atmıştı onları, olun siz de
birer ok!"
Yay Türklerde bir hakimiyet sembolü idi. Hatta Büyük Selçuklu devletinin sembolü
de, bir yaydan başka bir şey değildi. Fakat Oğuz Kağan destanındaki altın yay,
gökyüzünü baştan başa kaplıyordu. Burada yay, bir devletin değil; daha çok
gökyüzünün bir sembolü halinde idi. Gerçekten de Türkler, zaman zaman yayı
gökyüzünün bir sembolü olarak görmüşlerdi. Onlara göre "ebe kuşağı" da, Tanrının
bir yayı gibi idi. Türlü renklerle bezenmiş olan "ebe kuşağı", gerçekten de
altın bir yayı andırıyordu. Daha sonraki motifleri de, kesin olmamakla beraber
bir açıklama dönemesine tabî tutmak, henüz daha hiçbir şey bilmediğimiz bu
konular için faydalı olacaktır. Daha gerçekçi Oğuz destanlarına göre: "Oğuz
Kağan altın yayı, üç büyük oğluna vermiş ve onlara, yayın bir hükümdarlık
sembolü olduğunu hatırlatmıştı. Bu sebeple hükümdarlık, devamlı olarak batıda
oturan ve Oğuzların Boz-Ok Türklerini meydana getiren, üç büyük çocuğun hakkı
olacaktı". Gerçekten de Türklerde yay, bir hükümdarlık sembolü idi. Efsane
yazarı, buna kendinden fazla bir şey ilâve etmemişti: "Oğuz-Han doğuda oturan üç
küçük oğluna, yani Üç-Ok'ların atalarına ise, üç gümüş ok vermişti. Bu okları
verirken de oğullarına, okun bir elçilik sembolü olduğunu hatırlatmadan geri
kalmamıştı". Gerçi Türklerde ok, bir elçilik sembolü idi. Bir yere giden elçiler
sembol olarak ellerinde, kendi hükümdarlarının oklarını taşırlardı. Fakat
Oğuz-Kağan'ın küçük oğullarının, elçi mertebesinde oldukları düşünülemezdi.
Göktürk devletinde Bumın-Kağan, doğuda oturur ve Büyük Kağan ünvanını taşırdı.
Batıdaki küçük kardeşi ise, onun emrinde olarak Yabgu idi. Kendisi gerçi Büyük
Kağan değildi ama; devlet içinde Bumın-Kağan'dan sonra geliyor ve bölgesinin
idaresini de, tam selâhiyetle elinde tutuyordu. Üç-Ok'ların devlet içindeki
vazife ve selâhiyetleri de, İstemi-Kağan'ınkine benzetilebilirdi.
17. OĞUZ DESTANINDA "VERASET DÜZENİ"
"Oğuz Kağan destanlarında, Hükümdarlık büyük oğullara geçiyordu":
Az önce Türk mitolojisinde, yalnızca "Baba ailesi" nin görüldüğünü söylemiştik.
İptidaî kavimlerde görülen "Ana ailesi" nin izleri, Türk mitolojisinde tamamen
kalkmış ve silinmişti. Ana ailesinin izlerinin bulunduğu kavimlerde verâset daha
çok küçük oğullara düşerdi. Meselâ Cengiz İmparatorluğunda bile, bunun çeşitli
kavgalarını görebiliyoruz. Türk mitolojisinde ise hükümdarlık hakkı, doğrudan
doğruya büyük çocuğun hakkı idi. Bu sebeple Oğuz-Han'ın büyük oğlu "Gün-Han",
münakaşasız olarak, babasının yerine geçmişti. Ayrıca ana ailelerinde, dayı
tarafının adları ve nüfusları çok geçerdi. Türk mitolojisinin hemen hemen
tümünde ise, dayı ailesinin en ufak bir izine bile rastlamıyoruz: "Türkler, eski
ve geri çağları çoktan geride bırakmış ve yüksek içtimaî bir seviyeye
erişmişlerdi".
18. OĞUZ - KAĞAN DESTANININ ORTA ASYADAKİ KALINTILARI
Selçuklu ve Osmanlı devletlerini meydana getiren "Oğuz Türkleri", Türklüğün en
gelişmiş ve soylu bölümleri idiler". Birçok defalar büyük devletler kurmuşlar ve
tecrübe ile görgülerini, iyice geliştirmişlerdi. Oğuz TÜrklerinden başka,
Ortaasya'da yaşayan, daha pek çok Türk vardı. Bunların pekçokları, ne büyük bir
devlet kurabilmiş ve ne de toplum hayatlarını geliştirebilme ortamını
bulabilmişlerdi. Ama bunlar da, yine Türk idiler. Onların kültürleri de, Oğuz
Türkleri ile birçok bağlar taşıyorlar ve menşe birliği gösteriyorlardı. Meselâ,
Tanrı dağları ile Doğu Türkistan'ın batısında yaşayan Kırgız'lar, tarih boyunca
büyük devlet hayatı yaşayamamışlardı. Tanrı dağlarının derin vadilerinde,
hayvanlarını otlatmakla geçinen bu Türkler, zaman zaman kurulan büyük Türk
devletlerine tabî olmuş ve öylece yaşayıp, gitmişlerdi. Bununla beraber, onların
da elbette ki, Oğuz-Kağan'dan veya onunla ilgili Türk efsanelerinden haberleri
vardı. "Oğuz-Kağan destanı, Oğuz Türklerinin bir devlet mitolojisi halini
almıştı. Kurulan bütün devletler, kendilerini Oğuz-Han'a bağlıyorlar ve O'nun
düzeni ile yetiniyor ve öğünüyorlardı" Kırgız'ların ise, böyle bir iddiaları
yoktu. Ama onlar arasında da, Oğuz Kağan babasını öldüren kahramanların
bulunduğunu, sık sık görebiliyoruz. Kırgız'lar, aslen Moğol olan Oyrat'lardan
çok korkarlardı. Oyrat'lar henüz daha müslüman değil idiler. Kırgız'lar ise,
Müslüman olmuşlardı. Fakat İslâmiyete henüz daha, iyi olarak ısınmamışlardı.
Kırgızlar efsanelerine göre: "Oyrat Hanı'nın, Alman-Bet adlı bir oğlu olur ve
büyüyerek müslüman olma ihtiyacını, belki de Tanrının ilhamı ile, hissetmeğe
başlar. Bunun için Kırgızlar'ın yurduna kaçıp, İslâmiyeti öğrenmek ve nasıl
ibadet edildiğini görmek ister". Öyle anlaşılıyor ki Kırgız'lar, bu sırada
İslâmiyetin en önemli şartı olarak, sakal bırakma ile sarık giymeği
biliyorlardı. Bu sebeple kendilerine kaçan Oyrat Han'nının oğluna şöyle
diyorlardı:
Bıyığını tıraş et, sakalını koyuver,
Saçların olmaz böyle, kâkülünü kırkıver;
Başındaki şapkanın, düğmelerini kesiver,
Her Cumadan Cumaya, mescitlere geliver!
Eski Türkler "sakal" bırakmazlardı. Fakat bıyığa, büyük önem verirlerdi. "Uzun
saç" bırakma da, Türklerin çok sevdikleri, bir an'aneleri idi. Bu sebeple Oyrat
Han'nın oğlunun bıyıkları, "şapkası" ile "saçları" , Kırgız Hocalarının
gariplerine gitmiş ve kendilerine uyması istenmişti. Türk mitolojisi adlı büyük
eserimizde, bu konu ile ilgili efsanenin, hemen hemen tümünü bulabilirsiniz.
"Müslüman olan Alman-Bet, babasına gider ve onun da müslüman olmasını ister.
Babası, oğlunun bu isteğini duyunca, kızar ve Alman-Bet'i yanından kovar,
(Önemli olan nokta, Alman-Bet'in babasının da Oğuz-Han'ın babası gibi, Kara-Han
adı taşımasıdır). Alman-Bet babasını razı edemeyince, yeniden Kırgız'lara kaçar
ve Kırgız'larla beraber olup, babasına hücum eder. Büyük bir savaştan sonra
Alamn-Bet, babası Kara Han'ı öldürür ve bu suretle intikamını almış olur".
"Kırgız'ların bu efsanesi, gerek din ve gerekse konu bakımından, Oğuz destanı
ile karşılaştırılamayacak kadar geridir":
Alman-Bet, Oğuz-Han gibi büyük bir kahraman olarak gösterilmiştir. Fakat
Alma-Bet'in kendisi, bir kağan değil; nihayet Kırgız Hanlarının emrinde bulunan,
bir komutan gibidir. Savaşır, yaralanır, mağlûp olur, basit insanlar tarafından
zehirlenir ve her türlü şeyler başına gelir. Kara Han'ı öldürmekle, babası onun
yurdunu da, eline geçirmiş değildir. Öğündüğü şeyler de, birkaç sığır sürüsü
elde etmek, bol miktarda yağ ve süt yağmalamak ve nihayet, şapka ile elbiseleri,
ölülerin üzerinden çıkararak toplamak gibi, basit şeylerdi. Gerçi Kırgız'ların
efsaneleri de çok güzeldir. Bir cemiyetin isteklerini, ızdıraplarını anlatır.
Kendileri müslüman olmuşlardır. Fakat etraflarındaki halklar ise, müslüman
değillerdir. Onlar da, eski büyük Türk devletleri gibi, bu bölgeleri alıp,
düşmanlarını müslüman etmek isterler. Bu sebeple kahramanlarına, türlü savaşlar
yaptırırlar. Fakat savaşlar küçüktür. Akınlar uzun sürer ama; elde edilen yeni
bir toprak parçasından, hiç söz açılmaz. Kahramanlar, döner, dolaşır, savaşırlar
ve yine, kendi küçük yaylalarına gelirler.
|