BİRLİKTE KUTLAYALIM
Yaklaşan Nevruz Bayramı, Türk insanı için bayram olmaktan çıkan, adeta çileye zulüme , bölücülüğe ve şiddetin-korkunun kol gezdiği kutlamalara dönüştürüldü. Bu durumdan Nevruz kurtarılmalı.
Nevruz’u bayram yapalım. Ve hep birlikte kutlayalım. Ülkemizde ki tüm şehirlerde yetkililerin uygun gördüğü yerde Nevruz Bayramını kutlasın.

ÇIKARLARA UYGUN KUTLANMASIN
Kurum ve Kuruluşların kendi çıkarlarına uygun yapacağı kutlamalara izin verilmeden devletimizin önderliğinde Nevruz bayramımızı kutlayalım. Mersin’li bunu isteyecektir. Mersinli pekmez akmasın diyecektir. Konuya uygun aşağıdaki mini hikayem bunu anlatıyor…

Polis amca’ya taş atma!
-mini hikaye-

Güneş yüzünü gösterdiği anda her yan aydınlanmıştı. Günlerden Çarşamba, aylardan Mart’tı. Şehrin hemen dışında göçerlerin gelip yerleştiği mahallede İki katlı betonarme bir evin yola bakan giriş kapısının önünde dizlerinin üstüne çömelmiş olan Hakan elinde bir çöp, yuvaya girip çıkan karıncalarla oynuyordu. Hakan henüz beş yaşındaydı. Topal olan Babası Ahmet ona” Oğlum karıncaları sakın incitme, onlar çok çalışkandır.” Sözleri gereği elindeki çubuğa çıkan karıncaları yine çubukla yuvasının ağzına bırakıyordu küçük Hakan…
Kocaman tekerleri ile yolun hemen girişinden kendi sokaklarına dönen polis aracını gördü Hakan. Üstünde ki polis eliyle kendine çekil işareti yapıyor bir yandan da “Kaldırıma çık” diye bağırıyordu.
Hakan küçük dizlerini topladı, doğruldu kaldırıma adımını atarken polis’in kafasına yumruk büyüklüğünde bir taş isabet etti. İnşaat halindeki üç katlı bir binanın ikinci katından atılmıştı taş. Polis memurunun kaskı olduğundan yaralanmadı ama tedirgin olmuştu. Hemen aracın içine girdi aynı anda ise mahallenin 10-15 yaşlarındaki yirmi kadar çocuklar da irili ufaklı taşları araca doğru atmaya başladı….
Polisin kafasına taş değdiğinde gözünün önüne babası geldi Hakan’ın. Hırsız ile boğuşurken bacağından iki bıçak yarası alan babasının yaralı ayağı ayağı kesilmişti. Kavga anında devriye gezen polis otosu yetişmiş, polis memuru hırsızı etkisiz hale getirmişti.
Bunları küçücük bedeninde canlandıran küçük Hakan polisi korumanın verdiği iç güdü ile “ Polis amca’ya taş atma! O benim babamı kurtardı! Diye taş atan diğer çocuklara sesleniyordu. Aynı anda Hakan’ın annesi Zeynep evin içinden koşar adımlarla kapıya doğru gelirken “ Kafana taşı yiycen, pekmezin akacak looo! Çabuk içeri gir!” diye de bağırıyordu.”

Atabey’in (Mehmet Reşat Ata) deyimiyle…
İmdi..! Akan pekmezin tadına el bakar.


**************************************************************************
Konu hakkında 29 yıllık bir kaynak kitaptan alıntı yaptım ve siz kıymetli okurlarımız ile paylaşıyorum:




Kürtler ve Nevruz

Kürtler Oğuz boylarından…, Nevruz Kutlamaları Ergenekon kültüründen…, Yaklaşan Nevruz Bayramı nedeniyle Kürtlerin Türklüğünü bir kez daha anlatıyoruz… Kürtler son yüz yıl öncesine kadar (1900 lere kadar) hep Türküz demişlerdir. Türk Kültür Yayınlarının 1978 yılında Genişletilmiş Üçüncü baskısında “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” konulu araştırma eseri Askeri Okullarda da okutuluyordu... Eserin sahibi ise Dr. Mahmut Rışvanoğlu.
Bu eserde Kürtlerin Sosyal, kültürel, ekonomik, ve yaşam tarzları konuşulan dil ve inançları tüm gerçekliğiyle kitaplaştırılmıştır.

Bölücülüğe hizmet edenler elbetteki hep ‘Ayrımcı’ düşüneceklerdir.
Bir ve Beraber yaşamayı savunanlar ise hep birleştiriciliği-kaynaştırıcılığı düşünmelidirler. Çünkü en zor olanı her zaman için yapmaktır. Bir inşaatı temelinden alıp yapmanın zorluğunu onu yapan usta ve işçiler bilir. Ama yıkın dediğinizde ise yapılmış görkemli bir inşaatı birkaç saniyede yıkarsınız.
Şimdi inşaatı devam eden bir devletimiz var. Bu inşaatta işçilik edenler kendi elleri ile bu inşaatı yıkmak istemezler. Bunu en iyi anlatan bir yazıyı okurlarımız ile paylaşmak istedik. Kürtlerin Türklüğünden bir paragraf.

Milli Destan ve Geleneklerde:
KÜRT’LERİN TÜRKLÜĞÜ


“……Tarih yönünden, Kürtler’in Türklüğünün izahında Dicle Kürtleri bahsinde, Dede- Korkut Oğuznamelerinde adı geçen ve eski Oğuzlarda <<Boğduz –Aman>>/ Böğdüz- Emen>> adlı ilbeğleri sülalesini, <<Şerefname>> ile, Hicri 1301 – (1884) tarihli “Diyarbekir Salnamesi” gibi Hz.Muhammed’e (S.A.V) giden elçinin Oğuzlardan ve Kürt taifesinden gösterildiğini görmüştük.
Şimdi burada, Milli destan ve gelenekleri yönünden, Kür- Aras Kürtler’i ile Dicle- Kürtlerinin, Türklerin ilk cihangir hükümdarı “Alp-Er-Tonga / Afrasyab”ın ilk ulu ata sayıldığını göstereceğiz ve Kürmanç’ların diğer Oğuz boyları gibi Destan ve gelenek yönünden de Türklüklerini tarihi belgelerini ortaya koymuş olacağız.
Saka/ İskit hükümdarı olan “Afrasyap / Madova (İran’lıların söyleyişi)nin Uygur ve Karahanlı Türklerince de “Alp-Er-Tonga” denen bu ulu Türk Hakanı’nı İranlı Keyaksar’ın M.Ö 626 yılında hile ile öldürüldüğünü daha evvelce de anlatmıştık. İşte bu günü İranlılar (Persler- Medyalılar) Kurtuluş günü olarak kutlamaktadırlar. Nitekim, Herodot’un da belirttiği gibi “İranlılar Sakalar’ın bu Cihangir hükümdarını öldürerek Anadolu’ya hakim olabilmişlerdir. M.Ö 63 yılında Amasya’da doğan tarihçi Stroban kendi memleketinin 50 km. güneyinde bulunan “Zela/Zile” kasabasındaki İran kolonisinin yazın yaptıkların bir milli töreni şöyle anlatır: “Zela’daki Persler, yazın Anahit tapınağında büyük bir dini tören ve şenliklerle kutladıkları İstiklal/ Kurtuluş bayramlarına “Saka Bayramı” diyorlar. Bu durum İranlıların, hile ile İskit Hükümdarı Afrasyab / Alp-Er Tonga’yı öldürmelerini bir milli bayram olarak kutladıklarını ve “Sakalardan Kurtuluş” günü olarak ilan ettiklerini göstermektedir. Strabon’dan on asır sonra 915’de ünlü tarihini yazan İranlı İslam bilgini “Taberi”, kendi çağındaki İranlıların her yıl “Afrasyab’dan Kurtuluş Bayramı” adlı bir milli bayramı kutladıklarını bildirir.
F. Kırzıoğlu yaptığı araştırmalara göre, bu konuda şunları söylemektedir: “943 de Mürüc’üz –Zehep adlı kitabı yazan Bağdadlı Mes’udi, o çağda bile Dicle’nin yukarı kollarından iki- Zapsuları boyunda, eskiden İranlıları yenen Ulu Türk Kağanı Afrasyab’ın hatıralarının yaşadığını anlatır. Kharezmli olduğundan o ülkeyi iyi tanıyan büyük Türk bilgini Elbiruni (973-1051) Kharezm’deki İranlıların “Halkın Afrasyab’dan Kurtuluş Bayramı” adı altında kutladıkları milli bayramın (Şimdiki takvimle) 7 Temmuz’a rastladığını bildirir. 1806-1810 yıllarında İran’ı dolaşan Jams Morrier adlı İngiliz gezgini, eski İran töresi ile geleneklerinin koyu olarak yaşadığı Tahran’ın kuzeyinde “Damavend- Dağı çevresindeki yerli İran halkının, her yıl 31 Ağustos’ta kutladıkları “Eski-İran’ın İstiklal bayramı’na, medrese ağzı ile “Ayd-Kürdi ‘Kürt Bayramı’ dediklerini tespit etmiştir.
Strabon’da “Saka bayramı” Taberi ile El-Biruni’de “Afrasyab’dan kurtuluş bayramı: günümüzde de 160 yıl önceleri Demavend’de “Kürt Bayramı” diye kullanılan ve böylece yazılı kaynaklarda 2000 yıl boyunca tanınmış olan İstiklal yıldönümünün, hep Saka Türklerinden ve onların Ulu Hakanı olan Afrasyab’dan Kurtuluşu hatırlattığı anlaşılıyor. Demavend’de buna “Kürt Bayramı” denmesi de, Kürmançların Sakalı ve Afrasyab soyundan geldiğini göstermektedir” der. (395).
Yine F. Kırzıoğlu, “Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in 1069 da yazdığı “Kutadgu Bilif” ve Kaşgarlı Mahmud’un Divanın’da Tandı Dağları çevresindeki Türklerin Afrasyab’a “Tonga-Alp-Er” veya “Alp-Er-Tonga” dediklerini ve olan ilk ulu Türk hükümdarı sayarak, ölüm yıldönümünü her zaman ağır ve ağıtlı törenlerle andıklarını ve bu ağıtlardan 9 parçayı öğrenmiş bulunmaktayız. 714 yazında Göktürkler Uygurların Beşbalık şehrini kuşatırken, buranın halkı “Tonga-Tiğin Yuğu” Yas Töreni) yapmakta idi” demektedir (396). Bunlardan biri:

“Alp er Tonga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Ödlek Öcün aldı mı?
İmdi ürek yırtılır”

“Bunun yanında, Hazar Denizi batısındaki Sakalar’ın torunları olan Türkler’de kendilerini “Afrasyab” soyundan saymış ve Kür- Aras Kürtler’i ile Dicle –Kürtleri’de Afrasyab’ı ilk ulu ata olarak bilip anmışlardır. (397)
Kuzey Azerbaycan’da Şirvanlılar, Şaberan şehrini Asrafyab’ın başkenti olarak saymış, Gence- Karabağ’lılar, Gökçegöl Doğusunda ki mağarayı, İranlı Key-Husrev (Keyaksar) ile savaşan Afrasyab’ın son sığınağı olarak 1225’te Neseviye göstermişler. Evliya Çelebi, Nahçivan’daki “Si-Sak / Si/uni” hanedanından kalma kümbetleri “Afrasyab”neslinin eserleri olarak tanıtmaktadır. Daha evvelce de Malatyalı Süryani tarihçi olan Ebül Fereç’in “Abdasyap” olarak andığı “Afrasyab’ın”, Sakaların Kağanı Selçukluların ve Türklerin ataları olan “Hunların” ilk hükümdarı olarak gösterdiğini belirtmiştik.
Ne acıdır ki, satılmışlık yüzünden veya cehaletlerinden Kapitalist ve Komünist emperyalizmin çıkarcı planlarına kapılanlar “Kürt’lerin” ulu atalarının İran’lı Medyalılar olduğunu söyleyerek ateşe tapıcılıktan kalma “Nevruz”u Milli Kürt bayramı diye tanıtmaya girişerek, hatta M.Ö. 612’de Asurluların Medyalı ve Babilli müttefiklerin eli ile yıkılış tarihine “Milli –Kürt takvimi ve İstiklalinin başlangıcı” sayarak buna benzer sapıklık ve gülünçlüklerle Türk Kurmanç oymaklarına hakaret etmişler ve bu uğurda Aryani Emperyalistler ile Farsların “İran-Nijad Kavimler” mektebinin yıkıcı ve yok edici propagandalarına alet olmuşlardır. İranlıların kahpece öldürdükleri, Türk hükümdarı Afrasyab’ın ölüm gününü, Türkler’den (Sakalar’dan) kurtuluş günü olarak kutlarken, Türklüğü ve Türk milletini bölmeyi amaç edinen Siyonist Emperyalizmin köleleri olan bazı aydın geçinen kişiler, Fars Bayramını Kürtlerin de Milli Bayramı olarak kabul etmek istemişlerdir. Bu ne gaflet ve bu ne ihanet…!”

Ergenekon’dan çıkış

KARA ÇARŞAMBA VE ERGENEKON DUASI


Eski büyük Türk destanlarından olan “Ergenekon Destanı’nın ‘Kürt uruğlarında hala yaşadığını görmekteyiz. Sayın Edip Yavuz Beyin Pülümür kaymakamlığı sırasında şahit olduğu ve genel hal raporlarında da gördüğü bu oyalı şöyle anlatmaktadır:
“Kürmançlar’da bir Kara Çarşamba günü vardır. Bu ad Mart’ın ilk çarşambasına verilmektedir. O gün erkekler alınlarına kara bir leke sürerek ırmaklara, göllere giderek bu karaları temizliyor ve sulara karşı dua ve niyazda bulunuyorlar. Yabani gül ağacının iki ucu kesilmemek suretiyle ortasını yararlar, sonra da iki ucundan tutarak birbirine yaklaştırmak suretiyle bir daire şekline sokarlar. Hastaları bu gül ağacından yapılmış daireden geçirirlerken “Bizi kurtardığın bu günün hürmetine hastamıza da şifa ver” diye niyaz ederler. O gün ayrıca Kurt ağzı da bağlanır, yine bir gül dalına çaput bağlanırken “Ey ulu Rayber (Rehber), Ey yol gösterici bu günün yüzü suyu hürmetine sürülerimize dokunma” diye yakarırlar.
Fakat bunun nereden gelme bir gelenek olduğunu bilmemektedirler. Kimse onlara bunun manasını öğretmemiştir ki. Emperyalistler ve Türkiye de ki işbirlikçi egemen güçler daima milli uyanışa engel olmuşlar ve olmaktadırlar.
Burada dikkat edilecek hususlar, alına kara sürülmesi, Kurt ağzını bağlama, gül dalından delik yapıp geçme ve yapılan dualar, bize Ergenekon destanının hatırlatmaktadır.
Bu geleneği Ergenekon Destanı ile karşılaştırırsak, düşmanlarının saldırısından kurtularak sarp kayalıklar arasında Ergenekon vadisine sığınan bir çift Türk, geldikleri yolu kaybederek yıllar boyunca orada küçük bir alanda kalmışlar. Sayıları çoğaldıkça sürülerinin ve kendilerinin yiyecekleri azalmış ve artık açlık başlayacağı bir anda sürülerini parçalayan bir Kurt’un peydah oluşu tehlikeyi büsbütün arttırmıştır. O zamana kadar görülmeyen bu kurdun nereden geldiği gözetlenerek onun geliştiği deliği ateşler yakarak büyütmek suretiyle yol açılmış ve herkes bu yoldan geçerek üzerinde gürül-gürül bir ırmağın aktığı geniş bir alana kavuşmuştur.
Yüzlerce körlüğün işlemesi yakılan ateşin dağı eritmesi ile açılan isli geçitten geçenlerin ilk yapacakları iş yıkanmak olacaktır.
İşte alınlarına sürülen kara, o günkü halin bir hatırası, yabani gül ağacından yapılarak içinde geçilen delik Ergenekon’dan çakışlarını sağlayan deliğin bir sembolü, Ulu rehber de Türklerin ünlü Bozkurt’udur.
Dersimli Zaza Türklerinin aslını bilmeden, fakat Anayurt’tan gelirken beraberlerinde getirdikleri bu Ergenekon destanına ait gelenekleri yabancılardan saklı olarak kendi aralarında kutsal bir gün olarak hala kutlamaları, bizden daha saf, daha öz Türk olduklarını gösteren bu örnek acaba Kürtleri ayrı bir etnik grup olarak göstermeye çalışanların yüzlerine, asılsız iddialarının yalan olduğunu vurmayacak mı?”


Yazar: Rüştü Aydın
Tarih: 2007-06-17


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Uchilal.net
http://www.uchilal.net

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.uchilal.net/bilgi.php?name=Yazar&op=viewarticle&artid=29