AY YILDIZ 1.Bölüm

AY-YILDIZ DA DESEK
ANADOLU DA DESEK
HEPSİ BİR
ANA SÜTÜMÜZ
BAYRAĞIMIZ BİZİM

EN YÜCE VARLIĞIMIZ
ANNE’MİZ
ANA’MIZ
BİZE DAY, BİZE DAYANAK OLANIMIZ
AL BAYRAĞIMIZDA
BEYAZ BEYAZ DALGALANDIRIP
ŞEHİD OLUNCA BİLE
ONUN KUCAĞINDA
BİRDAHA AĞLAMASIN DİYE
KUNDAK GİBİ
ONUNLA SARIP SARMALADIĞIMIZ
BAYRAK BAYRAK ANALARIMIZ

HA AYAĞININ
HA GÖNDERİNİN ALTINDA

RESUL; ALTINDA DEMİŞ YA
CENNET DENEN
SON UÇMAĞIMIZ

(Nureddin Çankaya)



Türk bile olmayanların yazdığı derme çatmalarla öğrendik tarihimizi hep. Kör nefislerin esiri edildik asırlar boyunca.Gerçekleri sakladılar, onların istediklerini öğrenmek zorunda bırakıldık.

Türkçe’nin enginliğinden, içtenliğinden bihaber olanların dilleri yorumladı tarihimizi ve biz onların yorumunu "mana" diye öğrenip durduk.Bizim dilimizin anlam deryalarını göremeyenlerin, bizi de tarihimizi de anlamayacakları meydanda. Çok defa da bilerek, isteyerek bizi bizden saklayanların istediklerini düşünmek zorunda bırakıldık.

Oysa "dil" kelimesi aslında "gönül" anlamına gelmekteydi ve her dil de kimin diliyse o milletin tarihini içine alıyordu. Her dil kimin diliyse o milletin tarihinin ve kaderinin ta kendisidir aslında.O dil kendi tarihinin içindeki gönül alemini sergiliyor olmalıydı. Bunu bile çok görenlerin elinde oyuncak edildi hem tarihimiz hem dilimiz ve hem de anlam deryalarımız.

Kısacası gönüllerimiz ufalanmak istenildi, küçültülmek istenildi. İstendi ki Türk olunmasın. İstendi ki Türk kendisini bilmesin. İstendi ki mozaik zırvaları içinde eriyip gitsin Türklük.
Yapamazlar, yapamadılar, yapamayacaklar! "Türklük ilelebet payidar olacaktır".

Batılı arkeologlar, antropologlar, etnologlar ve niceleri; ilk defa çivi yazılarını bulup filologlarına okuttular ama her okudukları kelimeyi kendi hedeflerine göre, kendi anlam anlayışları ve kendi ideallerinin dil imha hareketine tabi tuttular.

Onlar, hangi kelimeyi nasıl söylüyorlarsa, nasıl anlam veriyorlarsa; hangi söyleyiş sesini, ahengi ve anlamı katıyorlarsa bizde de tarih yazdığını sananlar da kaynakça diye onları aldılar. Onların verdiğini olduğu gibi aldılar; araştırmadılar. Onlar hep doğru yazar, hep doğru söyler, onlar bilimin sahibidir diye peşin peşin kabul eden bu sözde tarihçilik anlayışı içinde nesiller boyu bize onların verdiği uydurmalar "gerçek" adına öğretildi.

Bizim aydın geçinenlerimizin "batı" etiketi diye aslında batı emperyalizmini özümsemiş olan kimliksizleşmiş, kişiliksizleşmiş anlayışları karşısında nesillerde skolastik bir mantık yerleşip kaldı. Biz de, bile bile yapılan bu sahtekarlıkları bilim diye öğrenip durduk. Köksüzleşen bir eğitim anlayışı içinde kimse gerçek nedir diye uzun zaman aramayı bile akıl edemedi.

Bu geçmişin aldatılmışlığından kurtularak kendimizi her bakımdan yeniden tanımak zamanı çoktan gelmiştir. Bu tanımayı bilimin objektifliğinde, gerçeklerden ayrılmadan yapmak gereklidir. Bunun Türk Milleti’ne yeni ufuklar açacağı mutlaktır. Geçmişini unutmuş bir insan gibi köksüz bırakılmışlığımızdan silkinip kurtulmalıyız. Orhun abidelerinde “Ey Türk! titre, öykün ve kendine dön!” çağrısı bu olmalıdır.

Biz bu bakımdan ilk olarak, uğruna can verdiğimiz ama anlamını hala birileri nasıl istiyorsa öyle bildiğimiz ay-yıldızlı Türk Bayrağı’nın gerçek anlamını açıklamakla bir adım atmak istiyoruz.

Aslında tümüyle akademik bir çalışma ile daha geniş şekilde ortaya konulması gereken Türk’ün bayrak anlayışının ve bayrağının açıklanması kendi alanında mutlaka yapılacaktır. Biz burada ilk adım olarak bir açıklama girişi yapacağız.

Günümüzde; Anadolu Türkçesi, Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen, Kafkas, Yakut ve daha nice Türkçe dil ailesi kesimlerinin hala kullandığı yüzlerce kelime, üstelik binlerce yıldan beri hiç değişmeden Sümerce denen çivi yazılı tabletlerde de aynen bulunmuşlardır. Ünlü Kazak Sümerolog’u olan Olcas Süleyman; A-Zİ’YA (A’dan Z’ye) isimli eserinde bunu çok güzel bir şekilde örnekleriyle ve karşılaştırmalı olarak anlatmıştır.

Sümer kelimesi de aslında böyle “Sümer” şeklinde değildir. Türkçe olarak SUM ve YİR kelimeleri, tabletleri okuyanların istekleri doğrultusunda Sümer diye okunmuştur. Sum: sulu, Yir: yer demektir. Bu kelimeleri birlikte söyleyince günümüzde SULUYER diyecektik. Buradaki yir-yer kelimesi Arapça’da “vatan” kelimesinin de karşılığıdır. Dolayısıyla günümüzde tam anlamıyla söylersek SULU VATAN diyecektik. Bu Sum-yir adı, Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra’da buluşma bölgesine, Sümerlilerin yaşadıkları yere de oldukça uygundur. Sümerlilerin aslında Sum-Yir diye söylenen ülkelerine verdikleri isimden başlayarak Sümerce dil yapısını da incelediğimizde Türkçe bir dil gurubu ile karşılaşırız.

Sümer tabletlerindeki yazılarda her zaman sadece çivi yazısı da kullanılmamıştır. Çivi yazıları, daha önceki hiyeroglif türde yazının da aslı olan resim yazı tekniğinin kullanıldığı bir sistemin harflere başlangıç olan yazıya geçiştir. Bu geçiş döneminde tabletlerde bazı isimlerin, kelimelerin resim olarak kullanıldığını da görüyoruz.

Sümer çivi yazı tabletlerinde kullanılan isim ve kelimelerden özellikle birkaçı vardır ki; bunlar konumuz olan Türk Bayrağı’nı da çok yakından ilgilendirmektedir. Bunlardan “hilal” şekli <bayrak> kelimesi karşılığı olduğu gibi <süt> ve <kozmik yıldız> kelimeleri karşılığı olarak <tolu> kelimesini ve yıldız işaretini kullandıkları olmuştur. Aynı zamanda hilal şekli Sümer inanç yapısında Allah adının Rahiym sıfatının karşılığı olan “Anu” adının da karşılığıdır.

Sümer medeniyeti, tarih atlaslarında gösterildiği şekilde Mezopotamya denilen Dicle ile Fırat arasındaki topraklarda olgunlaşmış ve hakim olmuştur. Fakat bu medeniyet sadece bu sahada kalmamış, etkilerini Anadolu, Kafkasya, Mısır ve İran sahasına da yaymıştır. Bu etkilerden biri de yıldız ve hilal şekillerinin bu sahaya da bazen tam anlamlarıyla bazen yaklaşık anlamlarla girmesidir. Bu geniş etki alanından geçerek Anadolu üzerinden İtalya yarımadasına giderek Roma medeniyetini kuran ve artık Türk oldukları, Türkçe konuştukları kesinleşen Etrüskler yolları üzerindeki en büyük yarımadaya ANA-TOLU adını vererek gitmişlerdi. Etrüskler bu en büyük yarımadaya ANA-TOLU adını verdiklerinde tarih henüz Yunanlı, Helen, Grek, İyon, Dor, Ispartalı diye ne bir isim yazmıştı, ne de bu isimlerde bir millet ortaya çıkmış değildi.

Sümerler’in olduğu gibi diğer Türk topluluklarının da pek çoğunda; ölüleri halktan ve önemli görevlerde olmayanlarına aitse yere çömelmiş şekilde gömülürdü. Büyük ordu komutanları yahut kral, han, kaan, yabgu veya prensleri öldüğünde bunların cesetleri ise ayakta durur şekilde gömülürlerdi. Bu ayakta duran insan cesetlerinin sağ ellerinde bir kase, kasenin de içinde en az beş ve daha çok sayıda mavi boncuk bulunurdu. Sümer tablet yazılarında yan yatmış bir ( C ) harfi gibi hilal şekli olarak bu kasenin kesiti demekti. Kase içindeki boncuklar da yazılarda yıldız yahut noktalar olarak gösterilirdi.

İç Asya’da, Hazar çevresinde, Aral çevresinde, Doğu Asya’da yapılan kurgan kazılarında Kuman, Kıpçak, Yakut, Avar ve Hun mezarlarında da Sümerlilerde olduğu gibi ayakta durur şekilde gömülmüş insanlar ve sağ ellerinde içi boncuklarla dolu kaseler bulunmuştur. Bundan da anlıyoruz ki, bu şekilde ölü gömme sadece Mezopotamya medeniyeti uygulaması değildir ve Türk medeniyet sahalarında da yaşanmış ortak bir kültürün uygulamasıdır.

Ay-yıldız sembolünün doğru anlaşılmasında bilinmesi gereken bir konu da TANRI kelimesinin doğru anlaşılması ve doğru bilinmesidir. Tanrı kelimesi Türk din terminolojisinde doğrudan yaratıcı adı değil, kelime anlamı bakımından yaratıcının bir yahut birkaç sıfatını belirtmek için söylenmiştir.

İslam terminolojisinde Allah adı, İslam zuhuruyla değil İslam öncesinde de bilinen bir isim olarak kabul edilmektedir. Ancak, filolojik (dilbilim) bakımından tam açılımı yapılamayan Allah adının İslam öncesi kavimler ve dinlerde farklı söylenişleri de vardır. Fakat aslen Allah adı şeklinde olduğu da kabul görmektedir. Esma-ül Hüsna terkibi yapılırken Allah’ın doksandokuz adı daha beyan edilmektedir. Fakat bu doksandokuz isim Allahın yegane isimleri değildir. Tespiti yapılan başlıca Esma-ül Hüsna listesinde gerçekte toplam 114 isim vardır. Doksandokuz (-99-) olarak belirlenmenin de asıl nedeni; namaz sonunda çekilen 3 X 33’lük tespih sayısını karşılamak içindir. Diğer yandan, aslında her isim Allah’ın sıfatlarını tarif etmektedir.

Türk din terminolojsi dışında “Tanrı” şeklinde bir isim mevcut değildir. Tanrı kelimesi Türk dil yapısına göre <tan> ve <yeri> kelimelerinin bileşkesidir ve orijinal söylenişi Tengri şeklindedir. Tan-yeri bileşkesinde gösterilen anlam, sabahın ışıklarının ilk başlangıcı yeri gibi günlük hayata başlayışına işaret vardır. Tabiatta canlılık tan yeri ağarmasıyla başlamakta olduğu gibi, dünya hayatına başlatan manevi başlangıç olarak Tan-yeri bileşkesiyle işaret etmek vardır.

Tarih anlatımlarında, din anlatımlarında müşrikliğin tapınma araçlarına, putlarına Araplar ilah diyorlardı. Nitekim Kur’an dahi bunu böyle ifade etmektedir. Türkçe dili konuşanın, Arapça bilmeyeceği durumda ilah demesi beklenmeyeceğinden, ilahları kastederek Tanrı adını kullanmış olmak yanlış olarak pek çok kişide Tanrı adını put karşılığı kullanma alışkanlığı meydana çıkmıştır. Ders kitaplarında Yer Tanrısı, Gök Tanrısı, Savaş Tanrısı gibi pagan din ilahlarına isim vermeye alışan insanlarımız Tanrı kelimesinde müşrik din ilahları çağrışımı almaya başlamakta, Türk dili bakımından Tanrı kelimesinin, Tanrı adının ilah karşılığı olduğuna yanlış olarak bakmaktadır.

Yine Arap din tarihi içinden bakılınca, yüzlerce ilahın yani putun niteliği de aslında gerçek VAR olan yaratıcının her putta bir sıfatı, bir niteliğini bazen de kızlarını ifade edişi görülmektedir. Sözgelişi cahiliye dönemi Arap ilahlarının (putlarının) tamamı kadın heykelleridir. Putların daha üzerinde gerçek ve tek olan bir yaratıcı olanın Allah olduğu da kabul ediliyordu. İşte bu anlayış, bu inanç biçimi Allah’a kızlar isnat ettiğinden, ortaklar koştuğundan şirk yapmakta, bu dine de müşriklik denilmektedir. Türkçe bilmesi beklenmeyen Araplar da bu putlara ilah diyorlar ama Tanrı demeleri beklenemezdi.

Dil yapıları ile diğer verilerine bakıldığında artık Türk olduklarında bir şüphe kalmayan Sümerler, gerçek VAR, tek olan yaratıcı için ANU adını kullanıyorlardı. Arap yahut Sami dillerini konuşanların genelde Allah, dil yapısına göre de bazen Alla, Eli, Eloi gibi isimler verdikleri tek yaratıcı Allah adının Sümerler’de ANU olarak söylenmesi de normaldir. İşte bu Allah adı karşılığı söylenen ANU adının alfabe içinde, yazı dilinde gösterildiği işaret bir kase kesiti de olan hilal şeklidir. Yıldızlar ise, evrendir, hayattır, insanlardır, toplumdur. Beş yıldız olması devlet başında olanların ellerindeki kaselerde devletin Türk devlet geleneğindeki dörtlü sistemini anlatmak içindi. Bu dörtlü sistem dört yönü, dört yöndeki yapılanmaları ve dört yöndeki budunu (halkı) ve beşinci de devlet merkezini, merkezdeki otoriteyi anlatıyordu.

Türkler, geleneklerinde insanlardan en kutsal varlık olarak analarını görmeyi temel almışlardır. Bu bakımdan yaratıcıya söyledikleri isim ve sıfatları annelerine isim olarak vermeyi de gelenek haline getirmişlerdir. Günümüzde İslami motifler olarak, kadın isimlerinde Allah’ın sıfatlarından olan, Rab (Rabia), Halim (Halime) gibi daha pek çok isimler erkeklerden çok tercih edilmiştir. Bu açıdan bakarak, yaratıcının kendilerine göre ilk ve temel adı olan ANU adı da ANA şeklinde olarak ve en kutsal saydıkları insan olan bütün annelere ortak isim-sıfat olarak uygun görülmüştür.

Yıldız konusu bakımından da: yıldız kelimesi parlak anlamında daha çok yaltuz, altuz gibi şekillerde söylenmekle birlikte doğrudan yıldızın kendisi için TOLU demekteydiler. Yıldız adı Tolu denilenin ışığını, parlaklığını anlatır, kendini değil. Aynı tolu kelimesi, bir yağış türü olan dolu yağışındaki buz taneleri için de söyleniyor, gökteki yıldızların yağması olarak görülüyordu. Bu dolu-tolu denilen buz taneleri ile aynı renkte olan anne sütü için de renkdaşlık nedeniyle aynı tolu adı kullanılıyordu.

Süte tolu denilmesi toplum geleneği içinde başka yerlerde de görülmeye başlandı. Bunu halen yaşayan geleneklerde görebilmekteyiz. Şöyle ki: Ana sütünün kutsallığından hareket ederek, kutsal gün ve toplantılarda dağıtılan özellikle süte ve ayrana tolu ikramı denmektedir. Günümüzde, Alevi-Bektaşi geleneklerinde, cem yapılırken dağıtılan süt yahut ayrana halen tolu denilmektedir. Alevi-Bektaşi geleneklerinde cem yapılması da aslında İslam öncesi ve özellikle de Türkmenler’de bulunan bir aile toplantısıdır. Kutsal bir toplantı olarak görülen bu cem (aile toplantısı) ortamında yine kutsal kabul edilen tolu (süt-ayran) ikramı uygun görülmüştür.

Sümerler başta olmak üzere, Türk resim yazı (rurik) sisteminde yıldız işaretinin gökteki yıldızların kendisi gibi süt ve ayrana, bu sütün de en kutsalı olan annenin sütüne işaret olarak kullanılması yine ortak bir kültür zihniyet yapısının ürünüdür.

Kase sütün kabı olan kutsal kaynağı, içindeki yıldızlar da onun ürünü süttür. Anne denilen kutsal varlık ANA, yine kutsal ürünü olan sütü üretmekte, insan bebekliğinde işte bu kutsal ürünle beslenmektedir. Kase yahut hilal şekli ile ANU yani yaratan tek olan gerçek VAR’a işaret edilerek, tolu denilen hayat verciyle insanlara hayat ve rızık veren olmakta, bu da İslam literatüründe Allah’ın el-Rezzak adını karşılamaktadır.

Türk geleneğinde hayırlı evlat olmak ise başlı başına temel bir inanç ve temel kültür değeridir. Bunu ifade edebilmek için de helal süt emmek diyerek, İslam öncesi ve sonrası medeniyetlerinde helal sütün insanın bebekliğinden, Ana iffetinden ve şefkatinden bahsettiği çok net olarak meydandadır.Evlada ana sütünü helal ettiren ise evladın buna layık bir hayat tarzını ortaya koyması gösterilmiştir. Bunu ortaya koyamayana sütü bozuk denilmektedir.

Anadolu’yu bir bakıma fethederek baştan başa geçip Avrupa topraklarına giden Etrüskler işte bu temel anlayışla bu ülkeye Ana-Tolu adını vermişler, ana sütü gibi helal bir ülke kazandıklarını göstermişlerdi.

Anadolu’da tarih henüz Yunanlı kavimlerinden hiçbirini tanımazken bu adı almıştır. Diğer yandan, yine bir yazı dili sahibi olmayan ilk Anadolu yerleşenlerinden ve Türk olduklarında hiçbir şüphe olmayan Sakalar (İskitler), Karlar, Turlar ve daha başkaları bu topraklara gelip çoktan yerleşmişlerdi. O vakitler adlarının önünde Rum eki bulunmayan, Sakalar’ın da bir kolu olan Pontuslular bu ülkenin adını ay ve yıldız işaretiyle gösteriyorlar, Ana-Tolu diye okuyorlar, ay-yıldızlı bayraklarını MÖ.365 yılına kadar da taşıyorlardı. Ta ki, MÖ.365 yılında bir Yunanlı prensin getirilip Pontus Kralı yapılmasıyla Pontus adının önüne Rum adı da eklenmiş ve ay-yıldızlı bayrak da terkedilmiş oluyordu.

Yunanlılar ise, anlamını kendileri asla bilmedikleri, anlayacak kültüre de sahip olmadıkları Anadolu topraklarını Türk olan Turlar’ın, Sakalar’ın, Karsaklar’ın elinden alırken öğrendikleri Saka sınırı demek olan Sakarya adını Sangoryum, Ana-Tolu adını Anatolia yapıyorlar, uyduruk dinleri olan pagan esaslı dinlerine mitolojik hikayelerle ekleyerek bu isimlerin paganist ilahlarından geldiğini kendi toplumlarına öğretiyorlardı.


(Birinci bölümün sonu)


Yazar: NUREDDİN ÇANKAYA
Tarih: 2008-03-03



Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Uchilal.net
http://www.uchilal.net

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.uchilal.net/bilgi.php?name=Yazar&op=viewarticle&artid=59