
Tarih: 17 Haziran 2007 Pazar YAŞAMLA ÖLÜM ARASI NE KADAR Kİ
Biz insanların ömürleri yıllarla ifade edilir. Böceklerinki aylarla, bazı
çiçeklerin ömrü ise günlerle, hatta belki de saatlerle. Ne kadar ıstırap
vericidir çocuklar için bir böceğin ancak bir kaç aylık ömrü olduğunu öğrenmek.
Kendisini bir böceğin yerine koyarak yaşamın hemen bitivereceğini düşünmek.
Nedense insanlar büyüdükçe böyle düşüncelerden uzaklaşırlar. Kendi yaşamlarının
da bir an bitivereceğini her gün daha da iyi kavradıklarından olsa gerek,
büyükler ellerindeki zamanı en iyi şekilde kullanma telaşına düşerler. "Boş
düşüncelerden" uzaklaşırlar. Aslında belki de kendi yaşamlarının bir böceğin
yaşamından çok da farksız olmadığını fark ederler. Ama bunu bir türlü itiraf
edemezler. Yaşamın sonlu olduğu fikrinden hep uzak durmaya çalışırlar.
Ben yaşamanın ölümün habercisi olduğunu biliyorum
Her gün ölümü bekleyerek yaşanmaz ama
Ölüm kapımdaymış gibi yaşıyorum
Eğer ölüm yaşamın sonu ise
Ben ölümü yaşıyorum.
Dizelerinde de olduğu gibi, yaşarken ölümü görmek ve kabullenmek! Her nefs bunu
kabul edermi? Bilmiyorum ama hazırlıklı olmak gerek. Bu fani alemde herkes
yükünü tutmalı, yaşam sebebini gözden tekrar tekrar geçirmeli. Kendisine yapması
yada yapmaması gerekenleri vazife bilmeli.
Zamanın izafi bir şey olduğunu fark ettiğimiz an, yaşama ve ölüme dair bazı
yanılgılar içinde olduğumuzu da görebiliriz. Bunlardan bir tanesi hayatın sonlu
bir şey olduğunu sürekli unutmaya çalışmamız. Bir diğeri ise ölümü yaşamın tersi
olarak algılamamız. Oysa ölüm, doğumun tersi, yaşamsa doğum ve ölüm arasındaki
çizgi değil midir? Öyleyse doğmak için ne kadar tasalandıysak, tersi için de o
kadar tasalanmamız yeterli olacaktır.
İşte hikâyenin en güzel kısmı, tam da bu noktada başlar. Doğuşuna veya ölümüne
dair korkulardan arınmış kişinin elinde sadece duru bir yaşam kalır. İster otuz
yıllık olsun, ister yüz yıllık, yaşamın bütün mucizeleri su yüzüne çıkmaya
başlar. Sevgi daha da bir tatlılaşır, çalışmak derin bir haz verir, ne kadar
kırılırsa kırılsın hep yeni umutlar filizlenmeye devam eder, hatta acıların
bıraktığı izler dahi gün gelir bir anlam ifade etmeye başlar. Zamanın kurduğu
baskı erir gider. Yıllar birbirini kovalamaz, aksine uzun bir zincir oluşturur,
iç içe geçer. Hayattaki her şey birbirini tamamlamaya başlar. Sonun ve
sonsuzluğun alışageldik tanımları alt üst olur.
Böyle kişiler için değişmek ve yaşlanmak katlanması hiç de zor olmayan ve hatta
arzu edilen bir şey haline dönüşür. Nasıl bir yıldaki dört mevsimin ayrı ayrı
tatları varsa, yaşamın dört mevsimi de birbirine benzemeyen tatlar sunmaya
başlar. Gün gelir, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık bir arada yaşanır.
Ölüm korkusu, yaşam tutkusuna dönüşür. Bedenlerimizin dışında sürmekte olan
diğer yaşamlar, en az bedenimizin taşıdığı can kadar heyecan vermeye başlar.
Kabuk düşer, ruhun aynası su yüzüne çıkar.
Yaşamın dört mevsimini oluşturan halkaların tek başına bir zincir oluşturmakla
kalmayıp, başka zincirlere bağlandığını ise bir süre sonra tabiattaki
farklılıklar anlatacak size. Bu keşif sayesinde, yaşamın her saniyesini son
saniye kadar derin yaşayacaksınız. Belki hatta son saniyeyi ise ilk saniye kadar
tasasız ve sevinç içinde bekleyeceksiniz. Yeryüzündeki yaşamın bir bütün
olduğunu, canlı cansız her şeyin birbirine muhtaç olduğunu ve biz insanların da
güneşin beslediği bu eşsiz düzene ait olduğunu fark edeceksiniz.
Daha sonra, tabiatda hiç bir şeyin yok olmadığını, sadece varlıkların sürekli
bir dönüşüm içinde olduğunu öğreneceksiniz. Böyle düşününce doğuma ve ölüme dair
tasalarınız daha da hafifleyecek. Beğenmediğiniz burnunuz güzel görünmeye
başlayacak, şakaklarınızda belirmeye başlayan aklar sadece yeni bir mevsime
giriyor olmanın heyecanını yaşatacak. Derken yaşamınızın dört mevsimi ile tabiat
arasındaki bağları daha da iyi kavramaya başlayacaksınız. Bedeninizin içindeki
canı, Yaratandan emanet aldığınızı anlayacaksınız. Dağın başındaki yaşlı ardıç
ağacına, eşine balık taşıyan bir sumruya ve yaz güneşine tutkun kır çiçeklerine
olan saygınız hepten artacak. Kendi yaşamınızı izlemek, bütün diğer hayatlarla
aranızdaki ortak yanları keşfetmenizi sağlayacak. Toprak, hava, su, diğer bütün
canlılar ve insanlar, artık sizin için çok başka bir anlam ifade etmeye
başlayacak. Onlar da "sizden" olacak. Gün gelecek, hiç beklemediğiniz bir anda,
koskoca bir alemi kendi bedeninizin içinde hissedeceksiniz. Doğum ve ölüm
arasında hiç el değmemiş bir çizgi belirecek. İşte o gün, yeniden doğduğunuz gün
olacak.
Vakit Tamam
Ölüm ölümü düşünmediğimiz bir anda,
Misafir olur beyhude yaşamış bedenimize
Ve bizi alır götürür yaşantımızın seyri ile
Omuzlarda taşınırken sahibini merak ederiz,
Bakınırız etrafa sessizce
Ve toprağa verildiğimiz an,
Zeki YILDIZ
O gider, bu gider, şu gider
Dostluk, sen yanı başımızda kalırsın
Sen sağ ol levent, acın acımızdır.
Talha Alp

Bu köşe yazısı 366 defa okundu. Toplam 657 kelime
YAZIYA YORUM YAPMAK İÇİN TIKLAYINIZ
|