
Tarih: 17 Eylül 2007 Pazartesi 12 EYLÜL ANISINA - ÖYKÜ
Kavurucu yaz sıcakları yerini serin havalara bırakmıştı. 1980 yılı Sonbaharının
ilk ayı Eylül’ün 11’i idi. Okullar açılalı, yeni haftasını bulmuş, minik
öğrenciler yeni bir eğitim döneminin heyecanı ile sınıfları doldururken,
yetişkin orta ve lise öğrencileri ise anarşi-terör ortamında okumanın zorluğu
ile okullarına gidip gelmeye başlamışlardı.
Akşamın serinliği Mersin’in Sağlık mahallesinde hissedilmeye başladığı anda Anne
Selcen hanım evine girmişti… Oğlu Tuğrul’un acı çekmesine dayanamıyordu bir
türlü… Dört oğlunun da evinde olmayışı, özlem yumağına dönüşmüştü onun
yüreğinde. “Ah şu anarşi bir bitse, bir bitse” diye zaman zaman dua ederdi..
***
Kocasız kalmanın, yalnız yaşamanın zorluğu içinde bir de evlat özlemi eklenince
genç anne Selcen hanım bayağı çökmüştü. Göz yuvaları çukurlaşmış, yüz tenleri
kırışmaya başlamıştı… Biraz da kilo alan Selcen hanım kocasını kaybedeli iki
yılı az bir zaman geçmişti. Kendisine talipli de çıkmış, taliplilerden İbrahim
ile imam nikâhı kıyalı altı ayı geçmişti. İbrahim, hastanede çalışırdı. Evliydi.
Çocukları vardı. Buna rağmen Selcen Hanıma sevgi beslemiş ve istemişti… Selcen
Hanım uzun süre bu izdivaca olur demediyse de en sonunda kabul etmişti. İbrahim,
haftanın iki-üç gününü Selcen Hanımla geçirirdi. Tuğrul, Fatih, Bilge ve
Ramazan’da sevmişti babalığı.
***
Selcen Hanım akşam yemeği hazırlamaya başlamıştı… Yeşil fasulyeleri kırdı.
Patates doğradı… salça ve yağı, kıyılmış kuru soğanla birlikte kavurduktan sonra
kırılan yeşil fasulyeleri tencerenin içine attı… Kavrulan fasulyelerin üzerine
bir müddet sonra doğranmış patatesleri atarken kapıdan içeri kocası İbrahim
girdi. Elinde çerez ile bir de ufak rakı vardı. Anne Selcen Hanım İbrahim’i
sevmişti ama bir türlü rakı içmesine engel olamamıştı… içinden “kaderim
böyleymiş” derdi… Akşam yemeği yendi…
Selcen hanım, kocasının mezesini hazırladı, kanepenin üzerine bir tepside
getirip koydu yanına oturdu… Bir müddet baktı kaldı “Bey” dedi… “Şu içkiyi bir
bıraksan! Ne iyi olur” İbrahim, oralı olmadı… sadece tebessüm ederek, “alışılmış
işte, benim kimseye zararım olmaz” dedi… O, iki bardak içer, bir iki saat
kendini dinler sessiz sedasız yatardı… Sabah olunca da Hastanede işine giderdi…
***
Selcen hanımın en küçük oğlu Fatih ise ders çalışıyordu. Kocasının yanından göz
ucuyla “sabah okula gideceksin, hadi yat” der gibiydi Fatih’e… Fatih, Atatürk
Lisesi Orta bölümü son sınıfında okuyordu… Fatih’e bakarken; Oğlu Tuğrul’un
hasretini çekti…koskaca bir iç çekerken kocası “Hayırdır hanım?” deyişine;
“Heeç, Tuğrul aklıma geldi de… Abisi Bilge’nin yanında Erdemli’de. Ne yer ne
içer bilmem ki? Özledim işte!”
Sabah güneşi Mersin’i aydınlatıyordu. Fatih, sabah ezanı ile kalkmış, evin
balkonundan aşağılara doğru bakıyordu… “Silo” dedikleri buğday ambarının en
yüksek ucundan ışıklarını gösteren güneşe baktı durdu… Sokaklarda sessizlik
hakimdi. Sadece üç tekerlekli bisikletle ekmek dağıtan işçiler giderlerken
görüyor ama anayol kavşağına doğru giden işçinin hemen geri geldiğini de… Hoca
ezanı bitirince içeri geçti… Musluğa varıp abdestini alan Fatih, sabah namazını
kıldı.
Bu arada anne Selcen’de kahvaltıyı hazırlıyordu… Kocası İbrahim’de kalmış, duş
almak için banyoya girmişti. Selcen Hanım, sabah yedi haberlerini hiç
kaçırmazdı… Yine öyle yaptı… Beş dakika kala radyoyu açtı… TRT Çukurova
radyosunda “Kahramanlık türküleri” çalıyordu… “Allah Allah ilk kez duyuyorum bu
vakitte, böyle türküleri…” diyen Selcen hanım oğlu Fatih’e seslendi; “Hadi oğlum
kahvaltın hazır!..”
Fatih çantasını hazırlamış, üstünü giyinmişti… Yer sofrasına bağdaş kurdu, ekmek
arasına biraz peynir koyarak, ısırıp, ısırıp çay ile kahvaltısını yapmaya
başladı… Az sonra babalığı da oturdu, annesi de… Kahvaltı yapılırken radyoda
çalmakta olan kahramanlık türküleri kesildi… Selcen hanım, hemen kulak
kabartarak, haber dinlemeye başlayacakken, radyodan “ Milli Güvenlik Kurulu’nun
1 No’lu Bildirisidir. Ordu ülke yönetimine el koymuştur. İkinci bir emre kadar
sokağa çıkma yasağı vardır. Bütün vatandaşlarımızın bu yasağa uymaları gerekir.”
Açıklamasını Selcen hanım, dinlerken; İbrahim: “Hanım!.. Darbe olmuş… darbe!..
Ülkeyi asker yönetecek. Kurtuldu Türkiye, kurtuldu!” diye bağırdı. Bu arada
Okula gitmeye hazırlanmış Fatih’te, “Anne ben şimdi okula gidemeyecek miyim?”
diye sordu.
OKULA GİDEMEDİ
Sokaklar bomboş… Herkes evinin önünde ayakta sohbet halinde, ‘Türk Ordu’sunun
ülkeyi yönetmesini konuşuyorlardı… Haberi olmayanlar kalkmış işine giderken,
onlar da ana yol kavşaklarını tutmuş olan askerler tarafından geri
gönderiliyorlardı…
Okula gidemeyen Fatih, üçüncü katın balkonundan etrafı seyrediyordu…
Komşularından Refik’te çıkmış etrafa bakıyordu. Onun yanına geldi. “Refik amca
darbe ne demek, niye böyle oldu?” diye saf saf soru sormuş, cevabını vermekte
Komisyonculuk işi yapan komşusu Refik’e düşmüştü… “Asker” dedi, “Askerler ülkeyi
ele geçirdi yeğenim… Böylesi daha iyi olacak herhalde… Artık sen okulunda
kavgasız, dövüşsüz daha rahat okursun. Abin de diyar diyar gezmekten kurtulur,
işine gücüne bakar artık… Anlatabildiysem… Böyle olacak. Ama inşallah başka
gelişmeler olmazsa… İnşallah olmaz!”
Komşu Refik konuşurken Fatih, can kulağıyla dinlemişti… okulda rahat
okuyacağını, “boykot”, “kavga”nın olmayacağını, “ağabeyleri Faşistmiş vurun”
nidalarıyla artık kendine saldırılmayacağını anlamış fakat Refik amcanın
“İnşallahlarla” ne kastettiğini pek anlamamış haliyle, tuhaflaşmış yüz
ifadesiyle; “Refik amca: Ordu gelince artık kavga olmayacak değil mi?”sorusuna “Evet
oğlum artık kavga olmaz!” cevabını alır almaz yanından ayrıldı.
HER YER ASKER DOLU
Aradan bir hafta geçmişti… Güneşli güzel bir sonbahar günüydü… Okullar
tekrar açılmış, öğrenciler eli çantalı sınıfları dolduruyordu. İşine yada
işyerine gidenler ise askerler tarafından aranıyor, kimlik taşımayanlar anından
karakollara götürülüyordu… Sıkı bir denetim vardı yolda sokakta, işyerinde ve
evlerde…
ASKERLER EVİ ARADILAR
Bir Pazar günüydü… Herkes evinde dinlenmeye çekilmiş, kimi kitap okuyor,
kimi gazete, televizyonu olanlarda film seyrediyordu… Böyle bir günün öğle olma
vaktinde Selcen Hanım’ın en küçük oğlu Fatih’te oturduğu kanepeden dışarıyı
seyrediyor… elinde de küçük bir not defterinin beyaz sayfası üzerine yeni
yapılan devlet hastanesinin resmini çiziyordu… Az sonra motor seslerinin
yükselmesini duyunca yerinden kalktı. Sokağın başında askeri araçlar sıra sıra
olmuş gidiyorlardı. Üç araçtan askerler inerek hemen karşı sokağa daldılar…
Evlere giriyorlardı… Fatih bir anlam veremedi, taki kendi evlerine gelen
askerleri görene kadar…
Balkondan izlerken merdivenleri çıkan askerleri gördü… Askerlerin en önünde
gelene “Hoş geldiniz komutanım” diyerek karşıladı, başını okşayan asker; “Evde
kimse var mı?” diye sorunca “Evet annem var, babalığım işte…” cevabını verdi…
Sesleri duyan Anne Selcen Hanım ise kapıya gelmiş askerleri içeriye buyur
ediyordu.
BU KİTABI KİM OKUYOR
Selcen Hanım’ın en büyük oğlu Ramazan ise henüz yatağından yeni kalkmış,
kahvaltı yapıyordu. Askerleri görünce o da geldi yanlarına… Evde arama
yapılacaktı. İki asker evin tüm odalarını tek tek dolaşıyor, dolaplarını içini
nazik bir lisanla açtırıp, silah veya yasa dışı yayın kitapları-dergileri var mı
yok mu diye araştırıyordu… Ramazan da onları iyiden iyiye izlerken içinden
“İyiki bazı kitapları toprağa gömmüşüm, yoksa şimdi başımıza bela olacaktı” diye
geçirirken, Camekan içindeki Kur’an-ı Kerim ve dini kitapların arasındaki kitabı
alan askeri gördü… Asker:
- Bu kitap, bunu kim okuyor?
Ramazan ve Anne Selcen hanım bir kitaba bakıyor, bir askere… o esnada Fatih ise
anlamsız gözlerle seyrederken, askerin elindeki “Alparslan Türkeş’in 9 Işık”
adlı kitabı okuduğu aklına geldi.
-Ben okuyorum komutanım!
Ramazan ve Anne Selcen daha ağzını açmadan, Fatih’in verdiği bu cevaptan
çekindiler, asker ise tekrar Fatih’in başını –aferin der gibisine- okşadı.
Askerler, sessizce geldikleri gibi gittiler…
SANDIK DOLUSU MİLLİYETÇİ KİTAPLARA EL
KONUYOR SAHİPLERİ İSE TUTUKLANIYORDU
Ardından tekrar balkona çıkan Fatih, askerleri gözünün ucuyla takip ediyordu…
Karşı sokakta Ayvagedikli amcaların evi vardı… Gözü oraya takıldı… Askerler
evden çıkarken Talip amcayı ve büyük oğlu Abdullah’ı da götürüyorlardı… onların
ardından gelen asker ise kocaman bir sandığı taşıyordu… Heyecanlanan Fatih
annesine bağırdı;
-! Anne!... anne karşı sokaktaki Talip Amcayla oğlunu askerler götürüyor!” sese
çıkan Anne Selcen hemen Fatih’in ağzını tıkadı.”Sus oğlum, seni duyarlar!...”
oda seyretmeye başladı… Bir yandan da “ne ola ki o sandıkta…” diye sesli
düşünerek mırıldanıyordu…
Rüştü Aydın/Mersin
Rüştü Aydın

Bu köşe yazısı 847 defa okundu. Toplam 1130 kelime
YAZIYA YORUM YAPMAK İÇİN TIKLAYINIZ
|