Gökyüzü, bir gece inanılmaz gürültülerle dolup taşmış. Yaramaz bir
çocuk misketlerini dağıtıyormuş gibi, yıldızlar ve gezegenler hızla
gökyüzünde hareket ediyor, birbirlerine çarpıp yeryüzüne ateş
saçıyorlarmış. Öyle bir korku, öyle bir telaş kaplamış ki her yanı,
gökyüzünde yaşayan cinler, melekler kaçıp bir yerlere saklanma
derdine düşmüşler. O gece dünyaya bir çocuk gelmiş. Yüreğinin
üzerinde gökten düşen alevlere benzer bir iz varmış. Göz kapakları,
gözlerinin içinde ateşe düşmüş akrepler kaçışıyormuş gibi
yalazlanıyormuş. Halk bir araya toplanmış. Hahamlar, rahipler,
imamlar, gökyüzünü okuyan ve kemiğe bakan şamanlar kim varsa çocuğun
doğduğu çadırın önünde birikmişler. Kimi dualar okuyor, kimi kötü
ruhları kovmak için var gücüyle davula vuruyor, kimi iyi ruhları
yardıma çağırmak için dönüp duruyormuş. Bu kurak topraklarda, hem de
kara kışın ortasında gökyüzünden yağan ateşler, sanki mevsimi
değiştirmek istiyormuş gibi her yere saldırıyormuş.
Din adamları
çocuğa ne isim vereceklerini düşünmüşler. İçlerinden birisi:
- Bundan yedi
ay evvel, uzaktaki denizin kenarında doğan, o zümrüt gözlü kıza,
doğduğunda denizler taşıp karaları yutacakmış gibi üstümüze üstümüze
geldiği için, Su adını vermemiş miydik? Öyleyse gökten alevler
getiren bu oğlana da Ateş adını verelim.
Bir başkası:
- Bundan yedi
ay evvel, uzaktaki denizin kenarında doğan o nergis kokulu kıza,
doğduğunda gökyüzünden cihanın gözyaşlarını akıtır gibi yağmur
yağdırdığı için, Su adını vermemiş miydik? Öyleyse yüreğinin
üzerinde alev izi olan bu oğlana da Ateş adını verelim.
Bir başkası:
- Bundan yedi
ay evvel, uzaktaki denizin kenarında doğan o melek huylu kıza,
doğduğunda avucunda balıklar yüzdüğü için Su adını vermemiş miydik?
Öyleyse gözlerinde ateşten akrepler olan bu oğlana da Ateş adını
verelim.
Demişler.
Su, doğduğunda yaz günü gökyüzünde avare dolaşan bulutlar gibi
bembeyazmış. Gözleri, kimi zaman uzak okyanusların yeşiline bürünür
kimi zaman da masmavi denizler gibi olurmuş. Öyle duru, öyle dingin
bakarmış ki gözlerini görenler binlerce yıldır bir tek damlası
kıpırdamamış bir göle bakar gibi hissedermiş kendilerini. Elleri,
iki yağmur tanesi kadar pırıl pırıl, topukları birer kartopu gibi
parıl parılmış. Güldüğü zaman, güneşin kavurucu sıcaklığından yanan
ceylanlar serin bir su başına iner, ağladığı zaman çiçeklerin
üzerine sabah vakti çiğ düşermiş.
Ateş, doğduğunda tan yerini zorlayan güneş gibi kıpkızılmış.
Gözleri, her an patlamaya hazır yanardağlar gibi sımsıcakmış. Öyle
ihtiraslı, öyle tutkulu bakarmış ki gözlerini görenler bütün
enerjilerinin çekildiğini hissedermiş. Elleri iki köz tanesi kadar
harlı, topukları kaynayan sıcak sular gibi narlıymış. Güldüğü zaman,
kara kış ortasında çaresiz kalmış serçeler sıcak bir ağaç kovuğuna
sığınır, ağladığı zaman gökyüzünden bir yıldız ateşler saçarak kayıp
gidermiş.
Birbirlerinden uzak diyarlarda büyümüş serpilmişler, Su Ateş’ten,
Ateş Su’dan habersiz.
Seyyah redaK
Su ile Ateş’in yaşadığı ülkede herkesin tanıdığı bir seyyah varmış.
Fırtınanın saçlarından yelesi, şimşeğin ciğerinden nefesi olan,
simsiyah bir ata binermiş. Seyyah’ı herkes tanısa bilse bile kimse
nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu bilmezmiş. Zaten sormaya da
cesaret edemezlermiş. Simsiyah atına bindiğinde siyah kıyafetlerinin
içinde yüzü görünmez, sadece onu yakından görebilenler, yüzünde
milyonlarca çizgi olduğunu anlatırlarmış. Seyyah, gideceği yerlere
gecenin kör karanlığında gider, kimselerin arasına karışmadan
uzaktan olup bitenleri gözlermiş. Geçtiği yerlerde çoğu zaman onu
fark eden bile olmazmış. Bazı ihtiyarlar gökyüzüne bakıp yıldızların
yerlerinin değiştiğini görünce anlarlarmış ki Seyyah redaK, kara
incisine binmiş oralarda geziyor.
Seyyah redaK’ın, atının heybesinde sakladığı bir defteri varmış. Bu
defteri ne olursa olsun yanından ayırmazmış, çünkü gittiği yerlerde
yapılacak işler önceden bu defterde yazılı olurmuş. redaK,
şimşeklerin çakıp yeryüzüne düşmesinden daha hızlı giden atı
sayesinde her yere yetişir, defterde tarif edilen işleri yapar,
sonra da etrafta biraz gezindikten sonra diğer işler için oradan
ayrılırmış.
Göç
Gökyüzünde yıldızlar yerinden oynamaya başladığında ihtiyar redaK
vaktin geldiğini anlamış. Gece yarısı zifiri karanlık ortalığı
kaplar kaplamaz, şimşekten hızlı giden atına atladığı gibi Su’yun
yaşadığı çadırın önünde bitivermiş. Önceden anlaştıkları gibi
hahamlar, rahipler, imamlar, gökyüzünü okuyan ve kemiğe bakan
şamanlar da oradaymış. İçlerinden yaşını kendi bile hatırlamayacak
kadar ihtiyar olan bir tanesi, Su’yun yanına sokulup bir şeyler
mırıldanmaya başlamış. İhtiyar redaK’ın atı dışarıda
sabırsızlanıyor, bir an evvel oradan uzaklaşmak ister gibi
huysuzlanıyormuş.
Az sonra ihtiyar adam, kucağında Su ile çadırın önünde belirivermiş.
Seyyah redaK’ın, Su’yu ihtiyardan alıp atının terkisine atmasıyla
gözden kaybolması bir olmuş. redaK’ın atı âdeta gökyüzünü yarıyormuş
gibi uçarcasına koşuyor, defterde yazdığı gibi Su’yu vaktinde
istendiği yere götürmek için sanki kendisiyle yarışıyormuş.
Seyyah redaK, sabaha karşı Su’yu doğduğu deniz kenarındaki yerden
çok uzaklara, Ateş’in yaşadığı yere getirip bırakmış.
Birinci Rüya
O gece Ateş’i bir türlü uyku tutmamış. Bütün gece boyunca yatağında
dönüp durmuş. Sıkıntısından kurtulmak için bir ara çadırın önüne
çıkıp temiz hava almak istemiş. Çadırın önüne çıkar çıkmaz karşıdaki
ağacın üzerine bir kuş gelip konuvermiş. Daha önce Ateş’in hiç
görmediği bir kuşmuş bu. Rengârenk tüyleri olan kuş, Ateş’e “gel,
sana uykumdan uyku vereyim de sıkıntın bitsin demiş.”
Ateş, daha ne olup bittiğini anlayamadan kendisini kuşun uykusunun
içerisinde bulmuş. Sabaha karşı, kuşun rüyasında bir bülbül, Su’yun
nefesinden şiirler okuyormuş. Ateş, bülbülün okuduğu şiiri
dinlerken, kulağı sesine takılıp kalmış, şiiri duymaz olmuş. Sonra
bir bakmış ki bülbülün sesi, kendi sesinin aynısı. O şaşkınlıkla tam
uyanmaya başlamışken, bülbül Ateş’in kulağına yaklaşıp “buna sizin
âlemde ilham derler” demiş.
Kuyudaki Gözler
Seher vakti Ateş uykusundan uyanmış. Gözlerinden volkanlar
dökülüyor, yüreği demirci körüğü gibi atıyormuş. Gözü uzaktaki seher
yıldızına takılıvermiş. Sanki az evvel rüyasında gördüğü bülbül,
seher yıldızıymış da Ateş tam uyanmadan oradan uzaklaşmak istiyormuş
gibi yüz çeviriyormuş Ateş’ten. Ne olup bittiğini anlamamış. Yüzünü
yıkamak için çadırlarının önündeki su kuyusuna gitmiş. Kuyuya
eğildiğinde kendisine bakan bir çift yeşil göz görmüş, hemen
doğrulup arkasına bakmış ama kimseyi görememiş. Belki rüyanın
etkisinde kalmışımdır diyerek tekrar kuyuya eğilirken ilerideki
ağaçların arasından birisinin sanki yere basmadan yürüdüğünü fark
etmiş.
Su, oralardan geçiyormuş. Ateş uyanmadan hemen evvel, çadırlarının
önündeki su kuyusunda o da yüzünü yıkamış. Kimseler görmeden
uzaklaşmak için de tam gitmek üzereymiş.
Ateş hemen o tarafa doğru koşmaya başlamış. Su ağaçların arasından
geçtikçe ağaçlar açılıyor, Ateş ağaçlara doğru yaklaştıkça ağaçlar
sanki sıklaşıyormuş. Bir ara Ateş Su’yu yakalayacak gibi olmuş, Su
dönüp bir anlığına Ateş’in yüzüne bakmış. Zaman durmuş sanki. Kuyuda
gözlerini bırakan güzel, Ateş’in damarlarında ne kadar kan varsa
alıp seherin mahmurluğuna karışmış.