ÜYE OLMAK İÇİN TIKLAYIN

  Sık kullanılanlara Ekle  |  Açılış Sayfası
    Bölümler

  Ana Sayfa

  Radyo 3 Hilal

  Duvar Kağıtları

  Başbuğ Yazıları

  Ülkücü Hareket

  Bir Şehit Adı Yaşat

  E-Kartlar

  Programlarımız

  Yazarlarımız

  Haber Arşivi

  Anketler

  Türkçe İsimler

  Türk Dünyası

  Tavsiye Et

  İletişim

  Radyo Ekleyin

  Künyemiz

    Resimler

 Başbuğ Resimleri

 Bozkurt Resimleri

 Asker Resimleri

    Ses / Görüntü

 Müzik / MP3 Dinle

 Başbuğ Görüntüler

 Ülkücü Hareket

 Klipler

 Osmanlı Padişahları

 Çizgi Filmler

 Filmler

 Belgeseller

 İslam Büyükleri

    Sanatçılarımız

 Ahmet Şafak

 Ahmet Yılmaz

 Ali Aksoy

 Ali Kınık

 Aşık Sefai

 Araz Elses

 Arif Nazım

 Atilla Yılmaz

 Aybüke Ayberk

 Başkal

 Cafer Altun

 Grup Gökçen

 Grup Ötüken

 İbrahim Dülger

 İbrahim Sadri

 F. Kaya Kuzucu

 Mahmut Polat

 Mustafa Yıldızdoğan

 Osman Öztunç

 Ozan Arif

 Ozan Nihat

 Serdarcan

 Yıldırım Gürses

 Yıldırım Yıldızdoğan

 Zafer İşleyen

    Dede Korkut

    Destanlar

    Yatan Asker
    Günün Duası

    Proje
Siz de bir şehidimizin adını yaşatmak ister misiniz ?
 
Ahmet Kerse
Cevdet Karakaş
Dündar Taşer
Dursun Önkuzu
Fikri Arıkan
Halil Esendağ
Mustafa Pehlivanoğlu
Nurullah Ceren
Ruhi Kılıçkıran
Selçuk Duracık
Süleyman Özmen
Velican Oduncu
 


Ahmet Turan TİRYAKİ



Tarih: 12 Aralık 2007 Çarşamba

ATEŞ İLE SU - 1. Bölüm


            Gökyüzü, bir gece inanılmaz gürültülerle dolup taşmış. Yaramaz bir çocuk misketlerini dağıtıyormuş gibi, yıldızlar ve gezegenler hızla gökyüzünde hareket ediyor, birbirlerine çarpıp yeryüzüne ateş saçıyorlarmış. Öyle bir korku, öyle bir telaş kaplamış ki her yanı, gökyüzünde yaşayan cinler, melekler kaçıp bir yerlere saklanma derdine düşmüşler. O gece dünyaya bir çocuk gelmiş. Yüreğinin üzerinde gökten düşen alevlere benzer bir iz varmış. Göz kapakları, gözlerinin içinde ateşe düşmüş akrepler kaçışıyormuş gibi yalazlanıyormuş. Halk bir araya toplanmış. Hahamlar, rahipler, imamlar, gökyüzünü okuyan ve kemiğe bakan şamanlar kim varsa çocuğun doğduğu çadırın önünde birikmişler. Kimi dualar okuyor, kimi kötü ruhları kovmak için var gücüyle davula vuruyor, kimi iyi ruhları yardıma çağırmak için dönüp duruyormuş. Bu kurak topraklarda, hem de kara kışın ortasında gökyüzünden yağan ateşler, sanki mevsimi değiştirmek istiyormuş gibi her yere saldırıyormuş.

            Din adamları çocuğa ne isim vereceklerini düşünmüşler. İçlerinden birisi:

            - Bundan yedi ay evvel, uzaktaki denizin kenarında doğan, o zümrüt gözlü kıza, doğduğunda denizler taşıp karaları yutacakmış gibi üstümüze üstümüze geldiği için, Su adını vermemiş miydik? Öyleyse gökten alevler getiren bu oğlana da Ateş adını verelim.

            Bir başkası:

            - Bundan yedi ay evvel, uzaktaki denizin kenarında doğan o nergis kokulu kıza, doğduğunda gökyüzünden cihanın gözyaşlarını akıtır gibi yağmur yağdırdığı için, Su adını vermemiş miydik? Öyleyse yüreğinin üzerinde alev izi olan bu oğlana da Ateş adını verelim.

            Bir başkası:
            - Bundan yedi ay evvel, uzaktaki denizin kenarında doğan o melek huylu kıza, doğduğunda avucunda balıklar yüzdüğü için Su adını vermemiş miydik? Öyleyse gözlerinde ateşten akrepler olan bu oğlana da Ateş adını verelim.

            Demişler.

            Su, doğduğunda yaz günü gökyüzünde avare dolaşan bulutlar gibi bembeyazmış. Gözleri, kimi zaman uzak okyanusların yeşiline bürünür kimi zaman da masmavi denizler gibi olurmuş. Öyle duru, öyle dingin bakarmış ki gözlerini görenler binlerce yıldır bir tek damlası kıpırdamamış bir göle bakar gibi hissedermiş kendilerini. Elleri, iki yağmur tanesi kadar pırıl pırıl, topukları birer kartopu gibi parıl parılmış. Güldüğü zaman, güneşin kavurucu sıcaklığından yanan ceylanlar serin bir su başına iner, ağladığı zaman çiçeklerin üzerine sabah vakti çiğ düşermiş.

            Ateş, doğduğunda tan yerini zorlayan güneş gibi kıpkızılmış. Gözleri, her an patlamaya hazır yanardağlar gibi sımsıcakmış. Öyle ihtiraslı, öyle tutkulu bakarmış ki gözlerini görenler bütün enerjilerinin çekildiğini hissedermiş. Elleri iki köz tanesi kadar harlı, topukları kaynayan sıcak sular gibi narlıymış. Güldüğü zaman, kara kış ortasında çaresiz kalmış serçeler sıcak bir ağaç kovuğuna sığınır, ağladığı zaman gökyüzünden bir yıldız ateşler saçarak kayıp gidermiş.

Birbirlerinden uzak diyarlarda büyümüş serpilmişler, Su Ateş’ten, Ateş Su’dan habersiz.
       
            Seyyah redaK

            Su ile Ateş’in yaşadığı ülkede herkesin tanıdığı bir seyyah varmış. Fırtınanın saçlarından yelesi, şimşeğin ciğerinden nefesi olan, simsiyah bir ata binermiş. Seyyah’ı herkes tanısa bilse bile kimse nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu bilmezmiş. Zaten sormaya da cesaret edemezlermiş. Simsiyah atına bindiğinde siyah kıyafetlerinin içinde yüzü görünmez, sadece onu yakından görebilenler, yüzünde milyonlarca çizgi olduğunu anlatırlarmış. Seyyah, gideceği yerlere gecenin kör karanlığında gider, kimselerin arasına karışmadan uzaktan olup bitenleri gözlermiş. Geçtiği yerlerde çoğu zaman onu fark eden bile olmazmış. Bazı ihtiyarlar gökyüzüne bakıp yıldızların yerlerinin değiştiğini görünce anlarlarmış ki Seyyah redaK, kara incisine binmiş oralarda geziyor.

            Seyyah redaK’ın, atının heybesinde sakladığı bir defteri varmış. Bu defteri ne olursa olsun yanından ayırmazmış, çünkü gittiği yerlerde yapılacak işler önceden bu defterde yazılı olurmuş. redaK, şimşeklerin çakıp yeryüzüne düşmesinden daha hızlı giden atı sayesinde her yere yetişir, defterde tarif edilen işleri yapar, sonra da etrafta biraz gezindikten sonra diğer işler için oradan ayrılırmış.

            Göç

           
Gökyüzünde yıldızlar yerinden oynamaya başladığında ihtiyar redaK vaktin geldiğini anlamış. Gece yarısı zifiri karanlık ortalığı kaplar kaplamaz, şimşekten hızlı giden atına atladığı gibi Su’yun yaşadığı çadırın önünde bitivermiş. Önceden anlaştıkları gibi hahamlar, rahipler, imamlar, gökyüzünü okuyan ve kemiğe bakan şamanlar da oradaymış. İçlerinden yaşını kendi bile hatırlamayacak kadar ihtiyar olan bir tanesi, Su’yun yanına sokulup bir şeyler mırıldanmaya başlamış. İhtiyar redaK’ın atı dışarıda sabırsızlanıyor, bir an evvel oradan uzaklaşmak ister gibi huysuzlanıyormuş.

            Az sonra ihtiyar adam, kucağında Su ile çadırın önünde belirivermiş. Seyyah redaK’ın, Su’yu ihtiyardan alıp atının terkisine atmasıyla gözden kaybolması bir olmuş. redaK’ın atı âdeta gökyüzünü yarıyormuş gibi uçarcasına koşuyor, defterde yazdığı gibi Su’yu vaktinde istendiği yere götürmek için sanki kendisiyle yarışıyormuş.
            Seyyah redaK, sabaha karşı Su’yu doğduğu deniz kenarındaki yerden çok uzaklara, Ateş’in yaşadığı yere getirip bırakmış.

            Birinci Rüya

           
O gece Ateş’i bir türlü uyku tutmamış. Bütün gece boyunca yatağında dönüp durmuş. Sıkıntısından kurtulmak için bir ara çadırın önüne çıkıp temiz hava almak istemiş. Çadırın önüne çıkar çıkmaz karşıdaki ağacın üzerine bir kuş gelip konuvermiş. Daha önce Ateş’in hiç görmediği bir kuşmuş bu. Rengârenk tüyleri olan kuş, Ateş’e “gel, sana uykumdan uyku vereyim de sıkıntın bitsin demiş.”
            Ateş, daha ne olup bittiğini anlayamadan kendisini kuşun uykusunun içerisinde bulmuş. Sabaha karşı, kuşun rüyasında bir bülbül, Su’yun nefesinden şiirler okuyormuş. Ateş, bülbülün okuduğu şiiri dinlerken, kulağı sesine takılıp kalmış, şiiri duymaz olmuş. Sonra bir bakmış ki bülbülün sesi, kendi sesinin aynısı. O şaşkınlıkla tam uyanmaya başlamışken, bülbül Ateş’in kulağına yaklaşıp “buna sizin âlemde ilham derler” demiş.

            Kuyudaki Gözler

           
Seher vakti Ateş uykusundan uyanmış. Gözlerinden volkanlar dökülüyor, yüreği demirci körüğü gibi atıyormuş. Gözü uzaktaki seher yıldızına takılıvermiş. Sanki az evvel rüyasında gördüğü bülbül, seher yıldızıymış da Ateş tam uyanmadan oradan uzaklaşmak istiyormuş gibi yüz çeviriyormuş Ateş’ten. Ne olup bittiğini anlamamış. Yüzünü yıkamak için çadırlarının önündeki su kuyusuna gitmiş. Kuyuya eğildiğinde kendisine bakan bir çift yeşil göz görmüş, hemen doğrulup arkasına bakmış ama kimseyi görememiş. Belki rüyanın etkisinde kalmışımdır diyerek tekrar kuyuya eğilirken ilerideki ağaçların arasından birisinin sanki yere basmadan yürüdüğünü fark etmiş.

            Su, oralardan geçiyormuş. Ateş uyanmadan hemen evvel, çadırlarının önündeki su kuyusunda o da yüzünü yıkamış. Kimseler görmeden uzaklaşmak için de tam gitmek üzereymiş.

            Ateş hemen o tarafa doğru koşmaya başlamış. Su ağaçların arasından geçtikçe ağaçlar açılıyor, Ateş ağaçlara doğru yaklaştıkça ağaçlar sanki sıklaşıyormuş. Bir ara Ateş Su’yu yakalayacak gibi olmuş, Su dönüp bir anlığına Ateş’in yüzüne bakmış. Zaman durmuş sanki. Kuyuda gözlerini bırakan güzel, Ateş’in damarlarında ne kadar kan varsa alıp seherin mahmurluğuna karışmış.



  
Ahmet Turan TİRYAKİ




Bu köşe yazısı 711 defa okundu. Toplam 962 kelime



YAZIYA YORUM YAPMAK İÇİN TIKLAYINIZ



[ Geri Dön: Ahmet Turan TİRYAKİ ] - [ Yazarlar Bölümü ]

   
   

    Köşe Yazarları

AY YILDIZ - Son Bölüm

TERÖRÜN YENİ ADI “DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ”

KUANTUM FİZİĞİ - YARATILIŞ VE ANATOMİMİZ 3

NEDEN VE NE ZAMAN BİRLİK ?

    Hesabınız
Üye Olun
Kayıp Şifre

 
Üyelik:
Bugün: 40
Dün: 38
Toplam Üye: 20,203
Son Üye: ersin42

Şu An Bağlı:
Misafir(ler): 187
Üye(ler): 19
Toplam: 206
    Anket
Yayınlarımız da aşağıdaki müzik türklerine yer verilsin mi ?

Arabesk
Fantezi
Türkçe Pop
Hepsi
Hiçbiri



Sonuçlar
Anketler

Toplam Oy: 2732
Yorum: 37
    AKP`nin İlkleri

    Günlük Ziyaretçi
Pazartesi3091
Salı3005
Çarşamba2926
Perşembe3315
Cuma3075
Cumartesi3333
Pazar3274
Toplam:5205534
En Çok:3678
    Destekleyenler
Aytwien.com

Kırşehirliler.net

Kielturkocagi.de

Mhpcanik.com

Reis66.net

Turklugundestani.com

Ulkucutavir.com

Sizin Siteniz
www.uchilal.net

Anti SPAM - SPAM Avcısı