Sayfa: 2/3
KALKINMANIN TEMEL MESELELERİ
İlim ve teknik
Ayrıca ve nihaî olarak şunu belirteyim ki, motiflerde, sembollerde, hayatiyet
güç ve enerjisini kaybetmiş kalıplarda, mucize gücü yoktur. Türk - İslâm
dünyasının utanç ve ızdırap veren perişan hali önümüzdedir. Çağın hâkim
medeniyetini temsil eden mağrur ve zalim kuvvetler, eski muhteşem medeniyet
yurtlarında hüküm yürütmekte ve talihsiz ülkeleri zillet içinde tutmaktadır. Bu
ülkeler çocuklarının yurtlarını, varlıklarını korumak ve devam ettirmek için
bulacakları çare ve yol ömrünü tamamlamış köhne kurumlarla, tozlu, küflenmiş
motiflere şuursuzca sarılmak değil, hâkim medeniyetin üstünlük sebeplerine nüfuz
ederek daha üstün bir hayat nizamı kurmak için çaba göstermektedir. aklın, ilmin
ve tekniğin rehberliğini kabullenmektir. Gönüllerin imanla, zihinlerin ilimle
aydınlanmasını istiyoruz. Cehil, vehim ve şüphe karanlığını sileceğiz.
Türk ilim hayatını tesis ödevindeyiz. Aklın ve ilmin madde plânında, mutlak
hâkimiyetini tesis zorundayız. Türk akademisini kuracağız. Türk
üniversitelerinde cihanşümul itibar ve imkân sağlayacak bir düşünce ve hareket
devresi açacağız. Dünyayı geniş bir imtihan alanı ve büyük bir mektep olarâk
kabul ediyoruz. Önalmış milletlerin kültür ve tekniklerinin kötü kopyacısı
talebeler olmaktan çıkacağız. İlimde ve teknikte rehberliğe yönelecek bir
seviyeye yükseleceğiz. Hal; zahmeti, yokluğu, utancı, zilleti ifade ediyor.
Yakın yüzyıllar da böyledir. Zaman çarkı dönüyor. ileriye doğru dönüyor.
Türklük için şan-şeref, itibar, gelecektedir, ilerdedir. Seciyesine, fıtratına
uygun yeniden doğuştadır.
Batılılaşma çıkmazı
Şimdi, memleketimizin temel bir dâvasına, büyük gayretler sarf etmemize ve
sayısız fedakârlıklarda bulunmamıza rağmen hâlâ halledemediğimiz bir derdimize
temas edeceğim : Biliyorsunuz ki, Türkiye'miz, iki yüz yıldan beri geri
kalmışlığın acısını çekmekte, kalkınma çağının özlemini duymaktadır. Bu uğurda
her şeye katlanmış, hattâ târihi geleneğimize aykırı düşen bir vaziyete bile
girmişizdir. Öyle ki Türk Milleti çöküntüyü önlemek uğruna, öncülüğünü yaptığı
bir dünyayı bırakmakta ve yabancı bir dünyanın takipçi, hattâ taklitçisi olmakta
tereddüt etmemiştir. İdarecilerimiz, siyasetçilerimiz ve münevverlerimiz
kalkınmanın yegâne çaresini batılaşmakta görmüşlerdir. İki yüz yıllık bir
tecrübenin sonunda elimizde kalan nedir? Neler kazandık, buna karşılık neler
kaybettik? Maddi ve manevi kayıplarımızın anlatılması çok uzun sürer. Kısa özeti
böyledir: Koca bir İmparatorluk elimizden çıkmış, muazzam yeraltı ve yer üstü
zenginliklerimiz başka milletlerin hizmetine girmiştir. Daha kötüsü milli
benliğîmizden uzaklaşmağa, mânevî üstünlüklerimizi yitirmeğe başlamışızdır. Peki
ne kazandık? Çeşitli sebeplerle sorulmasına cesâret edilemeyen veya uyutucu
cevaplarla geçiştirilen bu can alıcı soruyu biz cesâretle soruyor ve cevabını da
çekinmeden veriyoruz: İki yüz yıllık bir zamanı hemen hemen boşuna harcadık ve
yapabileceğimizin yüzde birini bile yapamadık. Bu konuda tek, fakat kesin bir
misâlin akıl, insaf sahiplerini tatmin etmek için yeterli olduğunu sanıyoruz:
Batılılaşma hamlelerine giriştiğimiz sırada gelişmiş ülkeler seviyesine
mesafemiz ne kadardı, bu güne kadardır? İlmin şaşmaz ölçülerine ve
araştırmaların tespitlerine bağlı kalmak şartı ile, yukarıdaki soruya müspet bir
cevap vermek maalesef mümkün değildir. Yâni gelişmiş ülkelerle aramızdaki mesafe
azalacağı yerde çoğalmıştır. Sayısız fedakârlıklara, hattâ milyonlarca şehidin
mübârek kanlarının bu uğurda sebil gibi akmasına rağmen, yerinde sayışımızın
suçlusu kimdir? Şu kadarını söyleyelim ki, geriliğimizin günahını sadece
idarecilerimizin sırtına yüklemek mümkün değildir. Asıl sebep şekillerin
değişmesine rağmen kafaların değişmemesi, "Batı! Batı!" diye sayıkladığımız
halde, "Batı"nın ne olduğunu anlamayışımızdır, alıştığımız kalkınma ölçülerini
bırakıp yeni ölçüleri benimsemeğe özenirken, hareket noktasını yanlış seçtik,
kalkınmanın hangi temeller üzerine oturması gerektiğini bilemedik.
Kalkınmanın iki ana temeli vardır. Birisi "maddi temel" diğeri "mânevi
temel" dir.
Kalkınmanın maddî temeli
Kalkınmanın maddi temeli, müspet ilim zihniyetine ve teknik gelişmeye dayanır.
Müspet ilim zihniyetinin mutlâka uyulması gereken icapları vardır. Bu icaplardan
biri ve başlıcası, bir cemiyette istihsâl ve istihlak faaliyetlerini tam bir
ahenk içinde yürütmektir. Bir milletin istihsal hayatı hangi sisteme, hangi
esaslara ve hangi anlayışa dayanıyorsa, istihlâk hayatı da aynı sisteme, aynı
esaslara ve aynı anlayışa dayanmalıdır. Sevgili Türkiye'mizi böyle bir açıdan
seyrettiğimiz vakit, kahredici bir manzara ile karşılaşırız. Tüketimimiz Batı
cemiyetlerinin ölçülerine uygun bir istikamet içinde gelişmekte, fakat
üretimimiz tam bir Doğulu gibi olmakta, bulunduğu geri seviyeden asla
kurtarılamamaktadır. Bir "Batılı' gibi giyiniyoruz, ama, o giyim eşyaları
yapacak fabrikaları kuramıyoruz. Batının medeni saydığımız vasıflardan istifade
etmeğe çalışıyoruz. Otomobillerimizin, telefonumuzun, radyomuzun, çamaşır
makinemizin, buzdolabımızın ve diğer modern vasıtalarımızın olmasını istiyoruz
ama üretim tekniğimizi isteklerimize göre ayarlamasını beceremiyoruz. "Medeni
vasıtalar" dediğimiz şeylerin pek çoğunu yapamıyoruz; mütemadiyen başkalarından
satın alıyoruz. Eğer bir millet geri kalmış bir üretim tekniğine dayandığı
halde, tüketim tekniği üstün olan milletler gibi tüketime alışılırsa, sonu ne
olur? İlmin bu husustaki hükmü kesindir ve açıktır. Doğulu gibi üretim ve
Batılı gibi tüketim eden milletler, iktisadi bakımından dâima sömürülmeğe,
başkalarının yardımına muhtaç kalmağa ve daha kötüsü, mutlâka fakirleşmeğe
mahkûmdurlar. Hem geçmişteki iktidarlar, hem de günümüzün iktidarı sevgili
milletimizi artan bir hızla felâkete götüren bu ana dâvayı kavrayamamışlardır.
iktidar hırslarına yenilmişler, kısır oy hesapları içinde vakit harcamışlar,
milletin itimadını kötüye kullanmışlardır. Biz ilk defa, dâvanın temeline
inmenin, teşhisi koymanın, kalkınmanın çaresini arama ve göstermenin mutluluğunu
yaşamaktayız.
Müspet ilim zihniyetinin vazgeçilmesi mümkün olmayan diğer bir icabı da şudur.
Hiçbir millet, başka milletlerin yapılarına ve şartlarına göre ayarlanmış
sistemleri taklit etmekle kalkınamaz. elbette ki, milletler de, insanlar gibi,
birbirlerinin tecrübelerinden faydalanacaklardır. Ancak, başkalarının yaptığını
aynen yaparlar ve kendilerinden hiçbir şey katmazlarsa aslâ iyi bir sonuç elde
edemezler. Bir milletin nasıl kalkınacağı öz şartlarının incelenmesi, memleket
imkânlarının doğru bir şekilde değerlendirilmesi, maddî ve mânevi yapısının
özelliklerine uygun çarelerin araştırılması ile ortaya çıkar Yabancıların
hazırladığı reçetelerden medet ummak, çok defa hastalığın artmasına, hattâ Allah
korusun, ölüme sebebiyet verir. Türkiye'miz, iktisadi kalkınmayı sağlamak için,
kapitalist sistemi uygulamağa çalışıyor. Kapitalizm, Avrupa medeniyetinin
yapısına ve Avrupalı milletlerin şartlarına göre düşünülmüş bir sistemdir. O
Avrupa ki, bize benzemeyen ölçüleri bizim ölçülerimize uymayan, değerlerimize
aykırı, yabancı bir dünyadır. O Avrupa ki, içtimaî geleceği sınıf
düşmanlıklarına dayanır. Türk Milletinin tarihinde "sınıf düşmanlığı" yoktur.
Bütün bir milletin tek bir gaye etrafında kenetlenmesi vardır. O Avrupa ki,
zenginliğinin büyük payını, başkaları insafsızca sömürmesine borçludur. Biz,
sömürülmemizi kolaylaştırmak için telkin edilen bir sistemle nasıl
kalkınabiliriz? işte bu yüzden, sadece fertlerimizi değil, milletimizi de
fakirliğe mahkûm etmek isteyen kapitalizmi red ediyoruz.
Bilhassa son yıllarda, yine milletimize yabancı bir sistemin, görünüşte
sosyalist, aslında komünist olan ikinci bir yolun tavsiye edildiğini
görmekteyiz. Komünizmin Türk Milletine neler getireceğini merak etmek, "bari bir
de şunu deneyelim" diyebilmek mevkiinde değiliz. Çünkü, elli yıllık bir
uygulamanın sonunda, soyları, dinleri, dilleri ve kültürleri ile bizden olan 60
milyon Türk - İslâm kitlesine ne yaptığını gayet iyi biliyor, neler getirdiğini
inkâr edilemez bir açıklıkla görüyoruz. Komünizm, o talihsiz soydaşlarımıza,
hayvan katarlarına doldurulup vatanlarından sürülmeyi, kitle halinde imha
edilmeyi, tarihini ve milliyetini unutmaya zorlanmayı, inançlarına saldırmasına
katlanmayı, dilinin bozulmasına boyun eğmeyi, kültürün bozulması, zenginliklerin
çalınmasını ve hürriyetsizliği getirmiştir. Nihayet, bizim için komünizm, bir
"İktisat" dâvası olmaktan ziyade bir "istiklâl" dâvasıdır. Bu gerçeği
unutmayacağız. Unutan gafillere dâimâ hatırlatacak, unutturmak isteyen hainlerin
mutlâka kökünü kazıyacağız. Şunu da belirtelim ki, kapitalizmle komünizm,
birbirlerinden farklı bir görünüşte olmalarına ve mücadele etmelerine rağmen
aslında aynı hamurdan mayalanmışlar, aynı kaynaktan çıkmışlardır. Çünkü ikisi de
"madde" temeline dayanır, insanların sadece midelerine hitap ederler.
Biz, kapitalizm ve komünizm gibi yabancı sistemlerin dışında millî bir kalkınma
yolu teklif ediyoruz. Bu yol, çalınma doktrinlerinden değil, millî yapımızın ve
başkalarına benzemeyen şartlarımızın incelenmesinden doğmuştur. Buna "Üçüncü
Yol" diyoruz. "Dokuz Işık Yolu" diyoruz. Ve inanıyoruz ki, hizmetinde
bulunmaktan sonsuz bir şeref duyduğumuz büyük Türk Milleti teklifimizi mutlaka
kabul edecek ve böylece yeniden kendine dönecektir.
Kalkınmanın manevi temeli
Kalkınmamızın mânevi temellerine de dokunmak isterim. Kalkınmanın mânevî
temelleri milliyetçilik, imân ve ahlâktır. Türklük gurur ve şuuru ile İslam
ahlâk ve faziletine, oy toplama endişesi ve siyâset riyakârlığının üstünde
kalarak samimiyetle bağlıyız. Türklük gurur ve şuuru, ile İslam ahlak ve
fazileti, milletimizi meydana getiren manevi unsurların tam bir âhenk içinde
birleşmesidir. Maddî kalkınmamız ancak böyle bir yüce temel üzerinde
yükselirse bir mânâ taşır, bir değer kazanır. Milliyetsiz bir yükselmenin,
ahlaksız bir kalkınmanın imkânı yoktur. Sırası gelmişken çok ehemmiyetli
saydığım bir hususu işaret edeceğim. Pek az olmakla birlikte, bazı kimselerin
milliyetçilikle İslâmiyet'i çatıştırmağa çalıştıklarını görmekteyiz. Böyle bir
tutum yanlıştır, abestir, cahilliktir, şuurlu bir şekilde yapılıyorsa ihanettir,
nifaktır. Mücadele farklı hattâ birbirine düşman mefkureler arasında olur.
Halbuki Türklükle İslamiyet, bin yıldan beri aynı mukaddes potada kaynaşmış,
etle tırnak misâli ayrılması imkânsız bir hâle gelmiştir. Türk Milleti,
Müslüman olmakla içtimaî nizamın ve dinî hayatın en yüce değerlerini kazanmış ve
Müslümanlık, Türk Milleti ile, emsalsiz yiğitlik ve imân aşkına sahip bir
mücâhit bulmuştur. Milyonlarca Türk evlâdı, "Bir gül bahçesine girercesine"
gazâ meydanlarına koşmuş, şahâdet şerbetini içmiştir. "Türk müsün? Müslüman
mısın?" gibi sorular cehâletten ileri geliyorsa aptalcadır. Aksi takdirde
haincedir. Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyet'e düşman
bir milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır, bizim dışımızdadır. Bu sakat
görüşleri savunanlar bize mensup olduklarım ileri sürseler bile, bizimle bir
ilgileri yoktur, bizden değildirler. Millet olarak yaşama istiyorsak,
Müslümanlığımızı da, Türklüğümüzü de korumak istiyorsak birbirimizi sevmek,
aslında hiçbir mânâsı olmayan uydurma ayrılıklar peşinde çekişmemek,
münafıkların sözüne kanmamak zorundayız. Türk Milletini, mânen ve maddeten
yükseltmek, düşmanlarla çevrili bir dünyada hür ve bağımsız olarak varlığını
sürdürmesini sağlamak için güçlü bir cihada dâvet ettiğimiz bir sırada şer
kuvvetlerinin oyuncağı olmamalıyız. Görünüşe aldanmamalıyız. Unutmamalıyız
ki, İslam Dünyasında fitne ve fesadı başlatan Abdullah İbni Sebe'nin torunları
zamanımızda da yaşamakta ve bizi birbirimize düşürmeğe çalışmaktadırlar.