Sayfa: 3/3
Milli kültür ve kalkınma
Bir toplum içinde aynı devrin çocukları aynı ruhu
taşımıyorlarsa orada millet diye bir varlık yoktur veya varsa bile tehlikede
demektir. İşte kültür ve sanatın önemi bu milli birlik ruhunu yaratmasında, aynı
devrin çocuklarını aynı ruhu taşımağa mecbur etmesindedir.
İnsanlardaki mizaç ve karakterin millet bakımından karşılığı
kültürdür: Kültür bir milletin karakteridir: Ve bu bakımdan da millidir. Nasıl,
bir insandaki karakter onun bütün iç benliğinin bir tezahürü ise, bunun gibi,
bir milletin kültürü de bütün müesseselerinin bir meyvesi, bir sonucu gibidir.
Benliğin yitirilmesi, züppeleşmek, yozlaşmak, soysuzlaşmak
demektir. Taklitçilik ise insanı olduğu kadar milleti de maymunlaştırır. Kültür
ile medeniyet arasındaki büyük farka dikkat etmek gerekir. Medeniyet, kültür
gibi milli değildir, o milli sınırları tanımaz, evrenseldir. Bu noktanın önemini
belirtmek isterim.
Kalkınmak ve ilerlemek fikirlerinin doğduğu tarihten bu güne
kadar bir batılâşmak hastalığına yakalandığımız ve tıpkı otomobil ithal eder
gibi batıdan siyasî ve iktisadî sistemler ithal ettiğimiz muhakkaktır. Bu gibi
davranışların koyuna kurt dişi takmaktan veya bir hastayı süslü püslü
elbiselerle donatmaktan hiç farkı yoktur. Bir hastalığa başka bir hastalığın
ilâcını uygulamak kadar tehlikeli bir şey olabilir mi? Sözgelimi İngiltere'nin
siyasî veya iktisadî sistemi İngiltere'ye uygun düşüyor ve orada parlak sonuçlar
doğruyorsa, bu aynı sistemin Türkiye'de de olumlu ve verimli sonuç doğuracağına
delil olamaz. Aksine orada çok iyi sonuç veren bir sistem, burada çok kötü bir
sonuç verir. Çünkü İngiltere'nin sosyal şartları Türkiye'ninkinden çok
farklıdır. Ve gene İngiliz kültürü Türk Kültürüne hiç benzemez. Bunları
söylememiz sebepsiz değildir. Kültürün bir millet için taşıdığı önem göz önüne
alınmadan taklit hastalığına kapılarak dışardan rejim ve sistem ithal edilirse
sonuç; yıkım olur. Bazen aynı devrin çocukları aynı ruhu taşımalıdır derken
kastettiğim, bir milletin siyasî, iktisadî ve öbür müesseselerinin milli
kültürle ahenkli olması gerektiğidir. Medeniyet ve teknik içinde aynı gerçeği
ifade etmeliyim. Batıdan ithal edilen müesseseler bana bir kağnı arabasına uçak
motoru takmak gibi çok mantıksız görünüyor. Ve bu hal bizi hazırlopçuluğa
alıştırıyor ve tembelleştiriyor. Gene bu sebepten kendi öz yaratıcılık gücümüzü
yitiriyor ve aşağılık duygusuna kapılıyoruz. Şekli yönden batılılara benzemekle
medenî olmadığımız şüphe götürmez bir gerçektir.
Bugünkü durumda Türkiye'deki medeniyet bir ithal malı
medeniyeti, bir tüketim maddeleri medeniyetidir ve sadece sözdedir. Bizzat
üretici ve yaratıcı olmayan milletler ,eritilmeye mahkumdurlar. Üstelik ve her
halde acısı, böyle milletlerin milli kül
türleri de bir istilâya uğrar, yabancı kültürlerin etkisi altında erir ve yok
olur. Medeniyet alanındaki gerilik milli kültürün ölümüne yol açar. Çağdaş dünya
kanlı cephelerde dövüşerek değil, soğuk harpte zafer elde etmek peşindedir.
Bunun için de başvurulan en tesirli yol kültür istilâsına girişmektir. Geri
ülkelerin kültür istilâsına karşı çok uyanık olması gerektiğini özellikle
belirtmek istiyorum. Dış düşmanlar artık zırhlılarla Çanakkale'ye çıkarma
yapmağa lüzum duymadan, sinsice kültürümüzü soysuzlaştırmak, bizi millî benlik
ve ruhumuzdan, yani kültürümüzden soğutmak amacı gütmektedirler. Bu hususu
açıkladıktan sonra şu noktalara da işaret etmek isterim:
Türkiye'nin kalkınması herşeyden önce bir milli kültür ve
milli uyanıklık meselesidir. Millî kültürün korunmasını ve yayılmasını,
yaratılmasını üzerine almış olan aydınların ve sanatkârların Türk toplumunu
rüyasından uyandırmaları, ona kendi öz benliğini hatırlatmaları çok kutsal bir
hizmet olacaktır. Türkiye'de yaşayan insanların mutluluklarının, çözülmez bir
birlik ruhu içinde birbirleriyle kaynaştırılıp yoğrulmasıyla
gerçekleştirilebileceği inancındayım. Bunun için de gene kültür yaratıcılarına
düşen görev büyüktür. Bunlar millî kültürü korumakla toplumsal orkestraya ahenk
verecekler, müesseselerimiz aynı ruhu taşımaya mecbur edeceklerdir. Bu amaçları
hızla gerçekleştirmek için güzel sanatların halk hizmetine yöneltilmesi ve millî
fikir hareketlerinin yaratılması gerekir. Romanlarımızla, Şiirlerimizle,
tiyatro ve sinemamızla tek bir ülküyü, Türk Ülküsü'nü terennüm etmeliyiz.
Öyle sanıyorum ki "biz bize benzeriz" diye millî kültürün önemini
belirten atalarımıza lâyık olabilmek için, başkalarına benzememek zorundayız.
Taklitçiliği bırakmak zorundayız. Bu uğurda çaba sarf eden herkese karşı
duyduğum sevgi büyüktür.
Memleketimizin kendi gücü ile ayakta durabilecek hale
gelebilmesi için câri harcamaları asgarî hadde indirmek ve ziraat alanı ile
sanayi alanında verimliliği süratle arttıracak geniş ve büyük yatırımlara
girişmek lâzımdır. Ayrıca hergün boşa gitmekte olan iş gücümüzü değerlendirmek
için halk enerjisini seferber etmek gerekir.
İçinde bulunduğumuz çağ, ilim ve tekniğin büyük gelişmeler
kaydettiği bir çağdır. İlim ve teknik bugün insan toplulukları için hakikî
mucizeler yaratan bir imkân kaynağıdır. Bütçenin çeşitli bölümleri arasında, bu
konu için özel bir plâna ve faaliyete yer verdiğini görmedik.
Bütün bir milleti, kısa zamanda ilim ve kültür yönünden
yükseltmek güç bir iştir. Fakat kısa zamanda 5-6 bin kişilik üstün kaliteli bir
âlimler kadrosu meydana getirmek nispeten kolay bir iştir. Böyle üstün kaliteli
bir kadro da memleketimizi büyük hamlelere götürebilir. Geniş ilmi ve teknik
araştırmalara girişilmesi ve Türkiye'nin ilmin önderliğinde hızla
kalkındırılması yollarına başvurulması gereklidir.
% 7 nispetinde bir kalkınma hızı ve % 18 nispetinde bir
yatırımın, Türkiye için çok az olduğunu da önemle belirtmek isteriz. Japonya'nın
% 25 ve Çin'in % 18 rakamını esas alması uygun olamaz. Yapılan yatırımların
yalnız ve yalnız üretimi artıracak sahalara yönetilmesi, kurtuluşumuz için esas
olarak görmekteyiz.
Büyük imparatorluklar kuran, kıtalara ve enginlere hükmeden
ve her gittiği yere medeniyet ve ışık götüren bir neslin evlatları olarak
vazifelerimizi hakkıyla yapabildiğimizi iddia edemeyeceğiz.
Devletine itaatkâr, millî servetin âmili ve vatanî
vazifesine "ya gazi, ya şehit" anlayışıyla giden Türk ferdi yarınından emin
değildir. Geçimini temin etmek için kadın ve erkek yabancı devletlerin
kapılarında kuyruğa girmiş vatan çocuklarının göstermiş oldukları manzara elem
verici olduğu kadar, sosyal dayanışma ruhu bakımından da birçok mahzurlar tevlit
eder. Vatan hasreti içinde mazide hükmettiğimiz insanlara muhtaç olarak
yaşamak elem vericidir, bu itibarda kendi vatanımızda girişeceğimiz ileri
hamlelerle sanayileşmemeğe yönelmek temel vazifelerimizden olmalıdır. Gizli ve
açık işsizliği yenerek müreffeh ve kuvvetli Türkiye'nin yaratılması için
topyekun çalışma ve yarışma seferberliğine girmek zorundayız.
Esefle ifade etmek lâzımdır ki, yol, okul, öğretmen, sağlık
ve sigorta işleri planı ve programlı bir şekilde ele alınmamış, gelmiş geçmiş
siyasi iktidarlar rey endişesi içinde temel dâvalara yönelmemişlerdir.
Bölgecilik ve bölücülük gayretleri karşısında mefkûre
duygusunun gösterdiği istikamette ve devlet vakarı ile bağdaştırılabilecek
hiçbir ciddî adım atılmamıştır.
Türk halkı ile okumuşlar arasındaki fikir ve duygu
âhenksizliği içtimai bünyemizde telafisi güç yaralar açmıştır. Bu durumdan ve
meydana getirdiği buhrandan kurtulmak için ciddî bir millî eğitim reformu
şarttır. Mevcut iktidarların böylesine temel tedbirlere girişemediğini görmek
ıstıraplarımızın başında gelmektedir.
Türk siyaset hayatına, bunca elem verici hadiselerden sonra
ciddîyeti ve hizmet şuurunu sokamamak gerçekten acıdır. Nemelazımcılık ve
mesuliyetsizlik kahredici bir hal almıştır. Milletlerarası münasebetlerde milli
izzeti nefsimizi kurtarmış sayılamayız. Üzerinde bulunduğumuz toprak parçasının
jeo-politik ve stratejik durumu çok dikkatli olmamızı gerektirmektedir.
Kıbrıs meselesi ıstıraplı bir mesele olarak, basiretsiz ve liyakatsiz
ellerde gelecek yıllara bırakılmıştır.
Ziraat memleketi olan Türkiye'nin Amerika'dan buğday ve
pirinç ithal etmesi ayrı bir yaradır. İthalât ve ihracat işlerinin milli
menfaatler yönünden yeniden ele alınması gerekmektedir. İktisadi devlet
teşekkülleri ve devlet daireleri millete hizmet etme ve verimli olmanın şuur ve
metoduna henüz varamamışlardır.
"Bürokrasi", devlet teşkilâtını kanserleştirmiştir.
Müesseselere günlük politikanın girmesi ise işleri büsbütün karıştırmış ve
hizmet şuurunu aksatmıştır.
Kalkınmanın mânası
Külfet ve nimet dengesinin kurulmadığı bir memlekette huzur
olamaz. Komşusu açken tok uyuyan insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda
içtimaî adâletten söz edilemez.
Bize iktisadî görüşünüz nedir diye soruyorlar. Bunu
defalardır açıkladık, gene açıklıyoruz... Türkiye, şimdiye kadar bir tarım
memleketi olarak gösterilmiş ve yatırımlar devamlı bu yönde olmuştur. Dünyanın
hiçbir memleketi tarım ile kalkınamaz. Eğer Türkiye'nin böyle kalkınacağını
savunanlar hâin değilseler en azından gafildirler. Türkiye, kalkınmak için
sanayiye kaymak ve ziraatta çalışanları bu sahaya aktarmak mecburiyetindedir.
Sanayi, bazılarının iddiâ ettiği gibi, şu ya da bu memleketten fabrikalar alıp
işletmek mânasında değildir. Bugüne kadar sanayi hep bu şekilde gösterilmiştir.
Nazilli ve Kayseri bez fabrikalarını kuranlar memleketi sanayiye
kavuşturduklarını iddia etmişlerdir. Sanayi bu değildir. Biz Türkiye'de
dışarıdan alınan fabrikaların monte edilmesini değil, fabrikayı da yapan
fabrikaların kurulmasını savunuyoruz. Türk devleti birinci safhada kendi kendine
yeten bir devlet olmalıdır. Milli sanayimizi baltalayan her engel ortadan
kaldırılmalıdır. İnsan gücü zirai sektörden sanayi sektörüne kaydırılmalıdır.
Plânlarımızın içinde yatırımları teşvik vardır. Halkın
elindeki ölü sermaye, devletin öncülüğü ve kefaleti ile büyük yatırımlara
yöneltilecektir. Türk işçisi çalıştığı fabrikanın hem ortağı, hem de işçisi
olacaktır. Taş binalara milyonları gömme devri artık kapanmalıdır. Türk
milletinin israfçı ve ölü yatırımlara tahammülü yoktur.
Türk köylüsünün aldığı pahalı, sattığı ucuzdur. Onu bu
durumdan kurtaracak istihsal - satış - istihlâk kooperatiflerinin kurulmasını
zaruri görmekteyiz. Kooperatifçilik Türk milletine bir çok faydalar sağlayacak
bir yoldur. Buna gereken önemin verilmesi, devletin öncü olması ve himaye etmesi
şarttır.
Mülkiyet hakkı mukaddes haklardandır. Mülk insandan bir
parçadır. Bunu böyle kabul ederiz. Fakat mülkü elinde bulunduranlar bunu diğer
kişilerin aleyhine kullanamazlar. Buna izin vermeyiz. Mülk sahibi devletin
gösterdiği yoldan yürümek, milletin menfaatlerini gözetmek zorundadır.
Yaygın sanayileşme
Sanayileşmenin başıboş, gelişigüzel ve tüketim mallan
imalâtına yönelmiş olması sanayileşmeden beklediklerimizi bize veremez. Zira
müteşebbis zaruri olarak ulaştırma imkanının, bol pazarlamanın kolay, ihtiyacın
tez sağlandığı bölgelere yönelmektedir. Bu bölgelerin bir numaralısı İstanbul
- İzmit arasıdır. Ve bütün fabrikalar bu bölgeye yığılmaktadır.
Yatırımların büyük merkezlere yapılmasından ve sanayimizin
belirli büyük merkezlere yığılmasından vazgeçilmelidir. Büyük merkezlerden
çevreye doğru yayılma, tutumu zararlıdır. Şimdiye kadar bütün iktidarlar ve
yanlış tutumda inat etmişlerdir. Sanayileşmeyi bölgelere adaletli şekilde
serpiştirmek ve çevreden büyük merkezlere doğru yöneltmek Mİlliyetçi Hareket
görüşün benimsediği yeni bir ilkedir. Ölü yatırımlardan kaçınılmalıdır.
Yanlış uygulamanın sürmesi yüzünden Anadolu'nun her yerinden
iş aramak için çıkmış binlerce vatandaş büyük sanayi bölgelerine akmakta, zorla
büyümüş olan bu şehirlerde kökünden kopmuş, örf ve adetini yitirmiş,
ananelerinden ayrılmış yığınlar teşekkül etmektedir. Bu birikinti her çeşit
kötülüğe hazır bir ortam teşkil etmektedir.
Vatandaş iki fecaatten birini tercihe mecbur kalmaktadır. Ya
iş bulmak için kökünden kopacak, yahut kökünden koparmamak için yoksulluğa razı
olacak. Millet mutlaka bir kötülüğe maruz kalmaktan kurtulamayacak.
Bu açmazdan çıkmak için sanayinin yayılmasını sağlayacak
tedbirler almalıyız. Bu tedbirleri ana hatlarıyla şöylece sıralayabiliriz.
a) Tarım yapısından sanayi yapısına geçmek için
köyleri, en az beş bin nüfuslu kasabalar halinde birleştirmek.
b) Bu kasabalara alt yapı yatırımlarını (yol, su,
elektrik) temin etmek.
c) Karabük ve Kırıkkale gibi yeni -fabrika
şehirlerimizi geri kalmış bölgelerimize serpmek.
d) Geri kalmış bölgelere tahsis önceliği tanımak.
e) Ayrıca bu gibi bölgeler için vergi indirimi, gümrük
muafiyeti, kredi yükseltilmesi, faiz düşürülmesini sağlamak.
Bu suretle vatandaşın iş imkanı kökünden kopmadan sağlanmış
olur. Bu başıboşluk devam ettiği takdirde Türkiye'nin içinde bulunduğu buhranın
artarak devam edeceği şüphesizdir. Bu tedbirler için geçirilen her saniye millî
beriliğin zararınadır. Sanayinin belli başlı bir iki bölgede yoğun bir şekilde
yığılması Tûrk köylüsünün iş bulmak için bu bölgelere akmasına yol açmaktadır.
Böylece büyük şehirlerin çevresinde alabildiğine yayılan
gecekondu mahalleleri, sefalet yuvaları meydana gelmektedir. Bu hâl sosyal bir
erozyona sebep olmaktadır.
Prensip olarak kalkınmanın büyük merkezlerden başlatılması
hemen hemen bütün iktidarların işledikleri fecî hatâlardan birisidir.
Kalkınmanın büyük merkezlerden çevreye doğru değil, çevreden
başlatılarak büyük merkezlere doğru yürütülmesi lazımdır.
Anadolu'yu ele almak ve köylüyü kalkındırmak için bütün
imkânları seferber etmek tek çıkar yoldur.
Sanayileşme ve Doğu Anadolu
Sanayi, gelişmiş bölgelere yığılmak temayülündedir. Bu tabiî
ve beşeri bir haldir. Ancak bu halin devamı memleketin bir bölgesini
geliştirirken diğer bölgeleri geriletmektedir. Sanayileşmiş bölgelere taşradan
gelen nüfus akımı da bu şehirlerde kökünden kopmuş, örf ve âdetini yitirmiş,
ananelerinden ayrılmış yığınlar yaratmaktadır. Bu suretle meydana çıkan büyümüş
şehirler içtimaî âfetlere hazır bir vasat teşkil etmektedir. Türk vatandaşı
kendi bölgesinde işsiz, iş bulduğu bölgede metruk bir halde ve büyük bir sıkıntı
içindedir. Bir iş yeri 6 kişiyi besler, bu ekonominin kanunudur. Binlerce işçi
çalıştıran Karabük köyünde 55 bin nüfuslu bir şehir teşekkül etmiştir. % 7
kalkınma hızını takip ederek kalkınmaya uğraşmak, bugünkü Amerika seviyesine 250
sene sonra gelmeye razı olmaktır. Bu kadar ağır hirtempoya tahammül edilemez.
İşçiler sanayiye ortak edilmeli, bütün milletin gücü büyük
bir şevkle kalkınma hamlesine teksif olunmalıdır. Sermaye, emek ve bilgi
devletin yol göstericiliği ile yurdu mamure haline getirebilir. Aciz
iktidarların, şevkten ve imandan mahrum idarecilerin küçük hesaplarından
uzaklaşmalıyız. İkinci Kuvay-ı Milliye ruhu ortaya çıkmalıdır. Emeğin de
hissedar olduğu sanayi hızla kurulabilir. Ekmek parası için yâd ellere düşmüş
evlatlarımız kendi vatanlarında daha aza râzıdırlar. Bu ümidi ve bu imkânı arz
edecek çabayı göstermeliyiz.
Dün fatih olarak gittiğimiz ülkelerde bugün iş aramak
zilletine düşmemeliyiz. Âtıl hükümetlerin millî haysiyetimizin zedelenmesine göz
yummamaları bir hacâlettir. Bilhassa Doğu bölgesi, tabiatının verdiği büyük
imkânlar içinde yoksulluk ve sıkıntı çekerek yaşamaktadır. Bu bölgenin
imkânlarının milletin faydalanmasına sunmak için elimizi toprağın bağrına
daldırmalıyız. Özel teşebbüse kredi aktarması, faiz indirimi, vergi indirimi
tanıyarak doğuya sevk edilmesi temin edilmelidir. Bu suretle yeni kurulan
fabrikalar etrafında yeni bir çağ doğacaktır.
Temel Görüşler, s.164 - 186
Copyright © Uchilal.net Tüm hakları saklıdır.