Sayfa: 2/4
18. ve 19.yy'da batıda Türkoloji çalışmaları artmış, Orhun Abideleri ve Kutadgu
Bilig gibi Türklerin temel kaynakları çözülmüştür. Bir taraftan da Osmanlı
Devleti devamlı toprak kaybediyordu. Eflâk ve Bûdan kaybedilmiş, Sırplar,
Yunanlılar ve en nihayet Bulgar da müstakil birer devlet kurmaya muvaffak
olmuşlar, gayri Türk unsurlar, Türk olmadığını söyleyen kendi soyundan
insanlarla birleşip teşekküller kurmaya başlamışlardı.
İşte bu dönemde cılız da olsa Edirneli Nazmî ve Mahremî gibi yazarlar Türkî-i
Basit adı verilen cereyanla sade Türkçeyle eserler vermişlerdir. Bu cereyandan
sonra Fransız İhtilâli'nin etkisi altında kalarak eski edebî ananelere karşı bir
aksülâmel yapmak için lisanın sadeleşmesini ortaya atan Tanzimat'ın ilk neslini
yani, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa ekolünü görmekteyiz. Bu nesil eski şiir
kalıplarını ve tertipleri reddederek, vatan, millet, halkçılık mefkûresine
hizmet eden ve tamamen Fransız edebiyatından mülhem bir edebiyat yaratmak
istiyorlardı. Şinasi 1860 yılında çıkardığı Tercüman-ı Âhval gazetesinin
mukaddemesinde "Türk yurdunda gayrimüslim tebaanın kendi lisanlarıyla birer
gazete çıkarmakta oldukları halde millet-i hâkimeden hiç kimsenin Tercüman-ı
Ahval'in intişarına kadar böyle bir teşebbüse girişmediğini" söylerken Türk
milletini diğerlerinden ayırarak aslî unsur olarak belirtmiştir. Namık Kemal ise
"Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten" diyerek millet yolunda
çalışmanın yüceliğini belirtmiştir. Ziya Paşa'da da dil ve edebiyat alanlarında
Türkçü bir tutum görülür. Bunu Hürriyet gazetesinde yayımladığı "Şiir ve İnşa"
makalesinde görmekteyiz. Ziya Paşa, bu makalesinde "Türk edebiyatında öteden
beri kullanılan şiir ve nesir lisanın tabiî bir lisanın olmadığını, tabiî Türk
şiirinin halk şairleri arasında yaşadığını; Türk dilinde edebî eser yazmanın
lâfız oyunlarına uymak mecburiyeti yüzünden bir kat daha zorlaştığını ileri
sürmektedir. Tanzimat'ın en renkli siması Namık Kemal'dir.
Namık Kemal'in kendini Arnavut sayması yer yer Osmanlı tabiriyle Türk kelimesini
yer değiştirerek kullanmış olması, bazı şüphelere yol açtıysa da Osmanlı
Devleti'nde hâkim millete mensup bir vatanperverin kavimci bir millet ilkesi
izlemesinin tasavvur dışı olduğu muhakkaktır. Namık Kemal'in en önemli tarafı,
Tanzimatçılar karşı tepkisi, Tanzimatçıları batılılaşma içinde kendi
benliklerini kaybetmelerini ve gayrimüslim tebaaya verilen haklarla
Türk-Müslüman hâkimiyetini sarstıkları yolundaki itirazıyla,
vatan-millet-hürriyet gibi kavramları bu konuda hiçbir terbiye almamış topluma
sokarak daha sonraki milliyetçi gelişme için bir nebze yönlendirilmiş bir kitle
hazırlamıştır.
Bu yüzyılda Avrupa'daki Türkoloji çalışmaları Türkiye'de de etkisini göstermiş
Ahmet Vefik Paşa'yla başlayan ilmî milliyetçilik Süleyman Paşa, Özbekler Tekkesi
Şeyhi Süleyman Efendi, Ali Süavî, Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat Efendi, Veled
Çelebi, Şemseddin Sami ve Bursalı Tahir'le devam etmiştir.
Lise tahsilini Fransa'da yapan Ahmet Vefik Paşa, birçok doğu ve batı ülkesinde
elçilik yapmış, maarif nazırlığı, dahiliye nazırlığı ve sadrazamlık(Başbakanlık)
görevlerinde bulunmuş, Avrupa'daki Şarkiyat çalışmalarını yakından takip etmiş
bir milliyetçiydi. Önce Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk adlı eserini
Çağatayca Türkçesinden Osmanlıca Türkçesine aktarmıştır. Bu suretle Orta Asya
tarihinin bilinmeyen bir kısmını Türkiye Türklerine tanıtmak ve bizim millî
tarihimizin Osmanlılarla başlamadığını, Türk'ün çok daha eski ve asil bir tarihi
olduğunu ortaya koymuştur.
Daha sonra Lehçe-i Osmanî isimli lûgat kitabını yayımlayarak ilk defa Türkçe
kelimeleri Arapça ve Farsça kelimelerden ayrı telâkki etmiş, muhtelif Türk
lehçeleri hakkında bazı bilgiler vermiş, bu lehçelerin yayılış sahalarını
belirtmiş, Türk maddesinde bazı Türk kavimlerinin isimlerini saymıştır. A.Vefik
Paşa'nın diğer bir hizmeti de içinde 6-7 bin atasözümüzün toplandığı Darb-ı
Mesel Mecmuası'dır. Bu atasözlerini muntazam bir hat sırasıyla toplayan ilk ve
zengin bir kaynaktır. İlmî Türkçülüğün ikinci siması bir asker ve devlet adamı
olan Süleyman Hüsnü Paşa'dır. Süleyman Paşa Mekteb-i Harbiye Nazırı iken Harp
Okulu'nda okutulacak olan ders kitaplarıyla bizzat ilgilenmiş, hatta bir kısmını
da kendisi telif etmiştir. Bu kitaplardan birisi İlm-i Sarf-i Türkî adlı gramer
kitabıdır.... O'na göre "Dilimize Osmanlı dili, milletimize Osmanlı milleti
denemez. Çünkü Osmanlı tabiri devletin adıdır, milletimizin adı ise sadece
Türk'tür. Bu sebeple lisanımıza Türk dili, edebiyatımıza da Türk edebiyatı
dememiz lâzımdır". Süleyman Paşa'nın dikkati çeken diğer bir eseri de Tarih-i
Âlem'dir. Yazar, ilk defa Türk tarihinin eski çağlarına 159 sayfalık bir bölüm
ayırarak eski Türkler hakkında önemli bilgiler vermiştir. Ölümünden sonra oğlu
tarafından basılan Hiss-i İnkılâp adlı risalesinde "Türk milletinin Avrupa'daki
her türlü yeni ve medenî hareketleri kolayca kabul edebilecek ve hatta
örneklerini de geçebilecek kabiliyette olduğunu, bu milletin ilerlemek için
sadece hükûmetin teşvikine muhtaç olduğunu" belirterek o dönemde Batı karşısında
tezahür eden sosyal aşağılık kompleksine karşı çıkmıştır.
Buhara'da doğarak 1847'de İstanbul'a gelen ve Özbekler Tekkesi'ne Şeyh olan
Süleyman Efendi 1877'de bir heyetle Macaristan'a gitmiş ve 1882'de meşhur
Çağatay Lûgatı'nı neşretmiştir. İçinde 8 bin kadar kelime bulunan sözlük, Nevâî,
Ahmet Yesevî ve Munis'in şiirlerinden seçilen örneklerle süslenmiştir. Şeyh
Süleyman Efendi Çağatay Türkçesi ve Osmanlı Türkçesinin bir büyük dilin iki kolu
olduğunu ve birliğini belirtmiştir. Tarihî eserleriyle şöhret kazanmış olan
Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet'inde bazı önemli olayları aktarırken Türklüğe
önem verdiğini açıkça ortaya koymuş, Kısas-ı Enbiya'sında aruzun Türk diline
yabancı olduğunu, Türk dili için tabiî veznin parmak hesabı olduğunu ileri
sürmüştür.
Eserlerinde kullandığı sade ve güzel Türkçeyle halka inebilen, belki de
üslûbunda en çok Türkçülük bulunan Ahmet Mithat Efendi, velût şahsiyetiyle
Türkçeyi halka sevdirmiştir.
23 Aralık 1876'da başlayan I. Meşrutiyet Devri, 13 Şubat 1878'e kadar devam
etmiştir. Bundan sonra imparatorluk 30 yıl sürecek Abdülhamit Devri'ne
girmiştir. Bu dönemde meşrutiyeti savunan birçok aydın Avrupa'ya kaçmak zorunda
kalmıştı. Abdülhamit yönetimi esas itibariyle Tanzimat'la başlayan Osmanlılık
politikasını savunmuştur., 1890'dan itibaren de Panislâmizme kaymıştır. Burada
asıl gaye ülkeyi böldürmemektir. Abdülhamit döneminde tarihle ilgili kitapların
arttığını, bunların gazetelerde tefrika edilerek halka inme imkânına da
kavuştuğunu görmekteyiz. Bu dönemde Şemseddin Samî, Necip Asım, Veled Çelebi
gibi şahsiyetler ortaya çıkmıştır.
Aslen bir Arnavut olan Şemseddin Sami ilmî Türkçülük alanında eserler vermiş
olup onun en önemli eseri üç sütun üzerine 1574 sayfa tutan Kâmûs-ı Türkî adlı
eseridir. Ona göre "Lisan ve cinsiyet Sultan Osman'dan ve devletin kuruluşundan
eskidir. Bu lisanı konuşan kavmin ismi Türk'tür. Lisanın ismi de Lisan-ı
Türkî'dir. Türk ismi ise Adriyatik sahilinden Çin hududuna ve Sibirya'nın iç
taraflarına kadar yayılmış bir milletin adıdır. Bunun için bu unvanı küçük
görmek şöyle dursun, onunla övünmek ve sevinmek lazımdır. Bu eserin dışında
Şemseddin Sami, Rodloff neşrinden faydalanılarak Orhun Abideleri'ni satır satır
tercüme etmiştir. Kutadgu Bilig'i de Vambey neşrinden faydalanarak ilk defa
inceleyen araştırmacı olmuştur. Bursalı Tahir Bey ilmî Türkçülük faaliyetlerine
daha çok bir biyografi ve bibliyografi âlimi olarak hizmet etmiştir. Tahir Bey,
"Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri" adlı biyografik eseriyle tarihteki Türk
büyüklerini, hatta o zamana kadar Türk oldukları bilinmeyen ilim ve fikir
adamlarını Türk kamuoyuna tanıtmıştır. Onun diğer bir hizmeti de bugün hâlâ
temel kaynak olarak kullanılan Osmanlı Müellifleri isimli 3 ciltlik ansiklopedik
eserdir. Necip Asım (Balhasanoğlu), Askerî Rüştiye'de hocalık yaptığı zamanda
tarih, coğrafya ve gramer kitapları yazmış, İkdam gazetesinde Türk dili ve
tarihi hakkında çeşitli makaleler yazmıştır. Onun Türk dili alanındaki
çalışmaları Türkiye dışında da ilgi uyandırmış. 1895'te Paris'teki Societe
Asitiqu'e aza seçilmişti.
Necip Asım, Karahanlı dönemi eserlerinden Edip Ahmet'in Atabetül-Hakayık adlı
eseri okuyarak 1918'de Hibetü'l-Hakayık adıyla neşretmiş, daha önce Şemseddin
Sami tarafından hazırlanan Orhun Abideleri'ni ilk defa alarak 1921'de
yayımlamıştır. Velet Çelebi (İzbudak), 1925 yılında Mevlâna'nın oğlu Sultan
Velet'in Türkçe şiirlerini bir araya toplayarak "Divan-ı Türkî-i Sultan Velet"
adıyla neşretmiştir. Onun diğer önemli çalışması Orhun Abideleri'nden
başlayarak, Türk dili ve edebiyatıyla ilgili eserlerin taranması suretiyle
oluşturduğu 8 ciltlik Büyük Türk Dili Lügatı'dır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu,
1908'den sonra başlayan Türkçülük hareketlerinde faal görevler almış, Türk
Derneği, Türk Ocağı gibi teşekküllerin kuruluşunda yer almıştır. Onun Gönül
Hanım adlı tarihî romanıyla, Çağlayanlar isimli tamamen millî hislerle dolu sade
Türkçeyle yazdığı hikâyelerini ve nesirleri önemlidir. Ayrıca Macaristan'da
büyükelçilik yaparken müsteşriklerle tanışmış, Macar-Türk Dostluk ve Kültür
Birliği'ni kurmuştur. 19. asrın sonunda ise milliyetçilik inancını şiir sahasına
naklederek Türk edebiyatında açık bir şekilde Türkçülüğü ilk defa bir sanat
ideali hâline getiren Mehmet Emin Yurdakul'dur. Yeni Türk şiirinde sade ve tabiî
bir halk dili kullanmayı ülkü edinen şair, bilgi ve şuuruyla edebiyatta Servet-i
Fünunculardan siyasette ise Osmancılık güden İttihat ve Terakkicilerden
ayrılmıştır. Şair sesini ilk defa 1897'de yazdığı ve
"Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur,
Sinem, özüm ateş ile doludur"
mısralarıyla edebiyat tarihine girerek sesini duyurmuştur.
899'da şiirlerini topladığı Türkçe Şiirler adlı kitabı içte ve dışta büyük
aksüâmel bulmuş, hatta 1903'te Rus Türkoloğu Minorskiy tarafından Rusça'ya
aktarılmıştır. 1910 yılında Türk Yurdu dergisinin imtiyazını alan şair Türk
Sazı, Ey Türk Uyan, Tan Sesleri, Turana Doğru gibi eserlerde yayımlamıştır.
Bu arada 19.yy.'ın 2. yarısında Osmanlı Devleti'ndeki milliyetçilik
hareketlerine eşanlamlı uyanışları Türk dünyasının diğer bölgelerinde de
görmekteyiz. Azerbeycan'da millî edebiyatın kurucuları olarak Mirza Fethali
Ahunde ile Sabir'i görmekteyiz. Mirza Fethali, Azerbeycan Türklerine Avrupa
kültür ve medeniyetini tanıtmak suretiyle kalkındırmak istiyordu. Bu amaçla
birçok sahne eseri yazan yazarın eserleri Temsilât-ı Kabudan Mirza Feth Ali
Ahundizade adıyla Tiflis'te 1859'da basılmıştır. Ahundzade bütün şark dünyasının
kalkınması ve batı medeniyetine girmesi için Arap alfabesinin ıslâh edilmesini
düşünüyordu. Bu amaçla İstanbul'a gelerek ilim adamlarıyla temaslarda bulunmuş,
çalışmalarını devrin sadrazamı Fuat Paşa'ya vermiş, Fuat Paşa da eseri
incelenmek üzere "Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniye"'ye göndermiş, Cemiyet
Ahundzade'yi çağırarak bir toplantı yapmış ve teklifi incelemişse de bir sonuç
alamamıştır. Sabir ise vatan konusundaki ilhamı Namık Kemal'den almış, hatta
Kafkas Türklerine hitaben acı bir nazirede kaleme almıştır. Onun asıl ünü Molla
Nasreddin dergisinde neşredilen mizahî şiirleriyle yayılmıştır. Şiirleri
Hophopname adı altında birçok kez basılmıştır.
1875 yılında ilk defa olarak Rusya'daki Türkler arasında Hasan Bey Zerdebi
tarafından Ekinci adında Türkçe bir gazete çıkarmış, fakat 2 yıl sonra Rusların
Türklerle savaşa girmeleri sonucunda kapatılmıştır. Bundan sonra Tiflis'te Ziya-yı
Kafkasya adlı haftalık bir gazete yayımlamıştır.
Her ne kadar Kazan'da 1801 yılından beri Arap harfleriyle bir matbaa kurmuşsa da
bu matbaa daha çok Kur'an ve dinî eserler basmıştır. Bir taraftan dinî eserler
basılırken, bir taraftan da medreseler kurmuştur. Bu medreselerde ders veren
müderrislerden Abdülkayyum Nasirî, hemen hemen her alanda eser vermiş, daha çok
Tatarlık çevresinde kalan bilmece, mani, türkü, tarihî manzume ve atasözü
toplayarak neşretmiştir. Şahabettin Mercani ise tarihî eserler kaleme alarak
millî uyanışa vesile olmuştur.
Yalnız Rusya Türkleri arasında değil, bütün Türklük âleminde büyük bir tesir
yaparak Türkçülük cereyanına hız vermiş olan Kırımlı İsmail Gaspıralı Beydir.
İsmail Bey uzun müddet öğretmenlik yaptıktan sonra 1874'te İstanbul'a gelerek
Türk ordusuna zabit olarak katılmak istemiş, fakat isteği geri çevrilince tekrar
Kırım'a dönmüştür. İsmail Bey, Türk kavimlerinin kültür seviyesini yükseltmek,
eski ve geri kalmış zihniyet veya müesseseleri yıkmak,Türk milleti arasında
müşterek kültürü kurmak düşüncesiyle "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" şiarıyla 1883
yılında Rusça-Türkçe Tercüman gazetesini çıkarmıştır. Tercüman birkaç yıl içinde
Sibirya'dan İstanbul'a kadar okunan en büyük gazete olmuştur. Bu gazetenin
etkisiyle Usul-i Cedit hareketi doğmuştur.
Usul-i Cedit hareketi Avrupa tarzında düzenlenmiş ilkokullarda ilk eğitimin
mahalli lehçelerle olmasını ve bunun 3 sene sürmesini, dördüncü seneden itibaren
eğitimin umumî, edebî Türk dili olan sadeleştirilmiş İstanbul şivesiyle
yapılmasını savunuyordu. Bu hareket, hayatın bütün safhalarına yayılarak Türkler
arasında okuma yazma oranı artmış. Bilâhare Azerbeycan ve Kazan'da millî
kültürüne sahip, yabancı dil bilen ve batı medeniyetlerine vakıf bir aydın
kitlesi ortaya çıkmıştır. Mesala millî hayattan konular alarak eser yazan
muharirler arasında Ayaz İshaki, birçok hikâye, roman ve tiyatro eserleri ortaya
koymuştur. Ayaz İshaki'nin Türkiye'de de neşredilmiş eserleri vardır. Kazan'da
başlayan mahallilik cereyanı Fatih Kerimi, Ali Aysar Kemal, Fatih Emir Han,
Alemcan İbrahim, Hüseyin Feyizhan gibi yazarların çalışmalarıyla
zenginleşiyordu. Şiir sahasında hakikî Kazan şivesiyle şiir yazmayan fakat
şiirleri oldukça müteessir olan Ak Molla'dan sonra Mecit Galari, 1905 Rus
İnkılâbı sırasında millî duyguları harekete geçiren güzel şiirler yazmış ve
bundan dolayı Millet Muhabbeti adlı şiir mecmuası hükûmetçe toplatılmıştır.
Kazan Türklerinin en büyük şairi Abdullah Tukay kısa sürede şöhret kazanmış,
yazmış olduğu şiirler her sınıf halk tarafından okunarak büyük bir ilgi
görmüştür.
1905'teki Japon-Rus savaşında Rusların mağlup olmasıyla Rusya'da vuku bulan
ihtilâl hareketleri üzerine Çarlık Rusya'daki Türklere karşı biraz daha serbest
davranılmıştır. Bunun üzerine 1905 senesinde Kazan Muhabiri adlı bir gazete
çıkarmış olan ve daha sonra geniş bir şekilde bahsedeceğimiz Yusuf Akçura da bu
gazetede yazmıştır.
1905'te Kazan'da bir millî tiyatro kurulmuş, tarihe ve edebiyata dair eserler
verilmiştir. Bunların içinde Türk tarihini bir bütün olarak gören Hasan Ata'nın
Tarih-i Kavm-i Türkî adlı eseri önemlidir. Bundan sonra yazılan en önemli eser
Başkurt Türklerinden daha sonra Türkiye'ye gelecek olan Zeki Velidi (Togan)'nin
Türk ve Tatar Tarihi adlı eseridir. Zeki Velidi ayrıca Kazan'da Ali Zahir ile
beraber Yurd Mecmuası'nı Taşkent'te Kireş gazetesini çıkarmış, bugünkü Türkistan
adıyla bir eser yayımlamıştır. Bu dönemde Hadi Atlasi, Kazan Hanlığı ve Sibir
Tarihi adlı eserle şöhret kazanmış, Kazan Türkleri adlı eseriyle milliyetçilik
tarihine girmiş olan Abdullah Battal (Taymas)'da yalnız siyasî faaliyette değil,
aynı zamanda kültür sahasında da çalışmalarda bulunmuştur.
1905'ten sonra Azerbeycan'da milliyetçilik hareketi şuurlu bir şekilde artmaya
başlamıştır. Bu yıl da Ali Merden Topçubaşı tarafından neşre başlayan Hayat
Gazetesi, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Bey gibi iki mühim şahsiyeti de
ortaya çıkarmıştır. Artık bundan sonra İrşad, Füyuzat ve Taze Hayat gibi
gazeteler de neşredilmeye başlanmıştı. Hüseyinzade Ali Bey, daha önce Kahire'de
yayımlanan Türk Gazetesi'nde Akçuralı Yusuf'un yazdığı bir makaleyi tenkit etmiş
ve "Tatar diye bir kavmin olmadığını, Kazanların, Kırımların ve diğer yerlerde
bulunanların hep Türkoğlu Türk olduğunu yazmıştır. Ali Beyin Türkçülük fikrine
katkıda bulunan ve Gökalp'i de etkileyen "Bize Hangi İlimler Lâzımdır"
makalesinde savunduğu görüşlerdir.
Ona göre Türklere muasır ilimler lazımdır, O asrilik telkin eder ve Müslüman
Türk kavimleri için Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Avrupalılaşmak iddiasını ileri
sürer. Siyaseten Osmanlı Devleti'ni, Osmanlı Türklüğünü müstakil Türklüğün
nüvesi telâkki eder. Onun Füyüzat'ta dikkat ettiği diğer bir konu da Şiî-Sünnî
mezhep anlaşmazlığıdır. Ali Bey 1908 Meşrutiyeti'nden sonra Türkiye'ye dönerek
Tıp Fakültesinde hocalık yapmış, hemen hemen bütün Türkçü faaliyetlere
katılmıştır. Ağaoğlu Ahmed Bey, ise aslen Erzurum'dan Karabağ'a hicret eden bir
ailedendir. Ağaoğlu, Azerbeycan'dan Avrupa'ya giden ilk Türk'tür. Avrupa'dan
yurda döndükten sonra önce Kasbi ve Hayat gazetelerinde çalışmıştır, daha sonra
İrşad adlı bir gazete çıkarmaya muvaffak olmuştur. Ağaoğlu, bir taraftan
Türklerin hukukunu savunmaya çalışırken, bir taraftan da İran ve Rusya'nın
körüklemeye çalıştığı mezhep anlaşmazlığını izoleye çalışmıştır. Ermenilerin
Türklere karşı hareketlere girişimleri üzerine Fedaî adlı gizli bir cemiyet
kurmuştur. Bütün bu faaliyetlerin sonucunda takip ve baskıya uğrayınca 1908'de
İstanbul'a kaçmıştır. Ağaoğlu, İstanbul Darülfünun'una profesör olmuş, İttihat
ve Terakkî Partisi'nde rol olarak mebus seçilmiş, Türk Ocakları ve Türk Yurdu
dergisinin kuruculuğunda bulunmuş ve Cumhuriyet döneminde de Serbest Fırka
faaliyetlerine katılmış renkli bir simaydı. Ağaoğlu'nun 20'ye yakın kitabı ve
sayısız makalesi vardır.
1905-1917 yılları arasında Rusya Türkleri arasında baş gösteren milliyetçilik
hareketleri Türkiye'yi de olumlu bir şekilde etkilemiştir. Öncelikle aydınlar
"Tercüman"ın kullandığı sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesini tercih etmişlerdir.
Böylece aradaki lehçe farkının giderilmesi için önemli bir adım atılmıştır.
Aydınların karşılıklı geliş-gidişlerinin yanı sıra zengin aileler veya Cemiyet-i
Hayriyeler kabiliyetli Türk çocuklarını İstanbul'a göndermişlerdir. A.Cevdet
gibi pek çok öğretmen İstanbul'dan Rusya'nın çeşitli şehirlerindeki okullara ve
medreselere davet ile istihdam olunmuş, özellikle Azerbeycan'daki mektep ve
medreselerin teşkilât yapısı, Osmanlı mektep ve medreselerinin teşkilât yapısına
uydurulmuştur. 1905'ten sonra başlayan kongreler dönemi Rusya Türklerinin
Osmanlı İmparatorluğu'na duydukları sevgi ve bağlılık hislerinin ortaya
çıkmasına vesile olmuştur. 1912'deki Balkan Savaşı sırasında Tercüman, Vakit,
Yıldız gibi yayın organlarında Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar tarafından
acımasızca katledilen Türklere dair dramatik haberler ve Osmanlı Devleti'ni
haklı çıkaran yazılar yer almakta, Hilal-i Ahmer (Kızılay) için yardımlar
toplanmaktadır. Bu yardımların büyük bir kısmı Türkiye'ye ulaşmıştır. Rusya'daki
Türkler, Osmanlı savaş esirleriyle yakından ilgilenmiş, hatta onlarla ilgili
raporlar göndermişlerdir. İsmail Gaspıralı, İstanbul'a geldiği zamanlar
konferanslar vermiş, "Türk Yurdu" dergisine yazılar yazmışlar, 1911'de İttihat
ve Terakkî Partisi'nin genel merkez üyeliğine seçilmiştir.
Aynı şekilde İsmail Bey, damadı Nasip Yusufbeyli ile birlikte İstanbul'da
Türkçülerin ilk resmî derneği olan Türk Derneği'nin üyesi idi. 1917 İhtilali
sonrası kurulan genç Türk Cumhuriyetinin yıkılmasıyla Türkiye, Ahmet Ağaoğlu,
Prof. Yusuf Akçura, Prof. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Abdülkadir İnan, Dr. Hamit
Zübeyr Koşay, Prof. Dr. Reşit Ahmedi Arat, Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, Prof. Dr.
Ahmet Caferoğlu, Prof.Dr. İsmail Ertaylan, Prof.Dr. Zeki Velidi Toğan ve daha
birçok aydına kucak açmıştır. Bu aydınların hemen hepsi Türkiye'deki Türkçü
derneklerin kurulmasında rol almışlardır. Bunlardan en önemlisi Türk fikir
hayatına imzasını atan Yusuf Akçura'dır.
Akçura, 1897'de Tataristan'da doğmuş, babası öldükten sonra annesiyle İstanbul'a
gelmiş, tahsilinin büyük bir kısmını İstanbul'da yapmıştır. Yazları Kazan'a
giderek eniştesi İsmail Gaspıralı'nın yanında kalıyor ve Ondan feyz alıyordu.
Türkiye'de Harbiye'ye giren Akçura Jön Türkler hareketine katılınca okuldan
atılarak Trablusgarp'a sürgüne gönderilmiştir. Buradan Paris'e kaçan Akçura,
Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirince 1903 yılında Kazan'a dönmüş, burada
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tedbirleri içeren "Üç Tarz-ı
Siyaset" adlı makalesini kaleme almıştır. Daha sonra kitap hâline getirilen bu
makalede:
"Osmanlı ülkelerinde garptan feyz alarak, kuvvet kazanmak ve terakki arzuları
uyanarak, belli başlı üç siyasî yol tasavvur ve takip edildi sanıyorum.
Birincisi, Osmanlı hükûmetine tâbiî muhtelif milletleri temsil ederek ve
birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek; İkincisi, hilâfet hakkının
Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasında faydalanarak, bütün İslâmları söz
konusu hükûmetin idaresinde siyaseten birleştirmek; Üçüncüsü, ırka dayanan
siyasî bir Türk milleti teşkil etmek" ifadeleriyle genel durumu belirten
Akçura'ya göre Osmanlıcılık ve İslâmcılık bir zamanlar Osmanlı Siyasetine
ağırlığını koymuş, 1870'den sonra Osmanlıcılık görüşünün yerini İslamcılık
almaya başlamış, Türkçülük ise son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Akçura,
aşağıdaki ifadeleriyle Türkçülüğe siyasî bir anlam da kazandırmıştır. "Bir Türk
millet-i siyâsîsi husule getirmek fikri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı
Devleti'nde gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiç birisinde bu fikrin
mevcut olduğunu zannetmiyorum. ..... Türk Birliği Osmanlı İmparatorluğu'ndaki
Türkleri din ve ırk bakımından birleştirecek, ayrıca Türk aslından olmayan bir
derece Türkleşmiş unsurlar da Türklükle temsil edilecek ve hiç temsil
edilmemişlerle daha millî bir vicdana sahip bulunanlar da Türkleştirilecektir.
Asıl önemli olan dünyaya yayılmış bulunan Türklerin birleşmesi ve büyük bir
millet-i siyasîye meydana getirmesidir, bu Türkçülük sayesinde olacak ve Türk
toplumlarının en kuvvetlisi, en ileri ve uygar olan Osmanlı Devleti bu işte esas
rolü oynayacaktır. Asıl kaygısı İmparatorluğun dağılmaması olan Akçura 1908 II.
Meşrutiyeti ile İstanbul'a gelmiş, Harbiye, Mülkiye ve Darülfünun'da hocalık
yapmıştır.
Daha sonra İstiklâl Savaşı'na katılan, İstanbul ve Kars mebusu olan Akçura
Ankara Hukuk Fakültesi'nde dersler vermiş, Türk Tarih Kurumunun başkanlığını
yapmış ve 11 Mart 1935 günü vefat etmiştir. Akçura'nın Ulûm ve Tarih, Türk
Germen ve İslâvların Münasebat-ı Tarihiyeleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun Dağılma
Devri, 18. ve 19. Asırlar, Zamanımız Avrupa Siyasî Tarihi gibi eserleri önem arz
etmektedir.