Sayfa: 1/4
Milliyetçilik, milletten türetilmiş bir kelimedir. Arapça olan millet
kelimesi "din topluluğu", manasına gelmektedir. Dilimizde millet "nation"
kelimesine karşılık olarak kullanılmaktadır. Lâtince bir fiil olan "nasci" den
gelen "nation" aynı yerde doğmuş bir insan topluluğu manasını ifade etmektedir.
İngilizcede milliyet anlamına gelen "nationality" kelimesinin varlığı 1691'den
itibaren tespit edilmişse de, bunun bugünkü anlamda ilk kullanılışı 19. yüzyılın
başlarındadır. Fransızcada da aynı anlama gelen "nationalite" kelimesi ilk defa
1885'te Akademi Sözlüğü'ne girmiştir. Milletin tanımı, tartışmalı bir konu
olarak karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda milleti
"dilce, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış
fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir" şeklinde tanımlamaktadır. Yusuf
Akçura'ya göre ise millet, "ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı içtimaî
vicdanında birlik hasıl olmuş bir cemiyet-i beşeriye"dir. Sadri Maksudi Arsal'a
göre milleti teşkil eden unsurlar şöyle sıralanabilir; "milleti teşkil eden
kişilerin bir devlet içinde yaşaması veya yaşamış olması, nüfus, coğrafi alan,
bağımsızlık, dil birliği, örf ve âdetler birliği, ortak dinî inançlar, millî
seciye, çoğunluğun aynı ırktan olması".
Mehmet Gönlübol, milliyetçiliği "millî devletleri siyasî örgütlenmenin ideal
birimi olarak kabul eden, milletlerin yaratıcı kültür enerjisinin ve ekonomik
refahın kaynağı olduğuna inanan görüşün ve duyuş ve düşünüş havasının geniş halk
kitlelerine yayılmış biçimidir" diye tanımlamaktadır. Halk arasında
milliyetçilik ile insanın üyesi olduğu millete duyduğu derin bağlılık duyusu
anlatılır. Diğer bir ifade ile milliyetçilik, millet olmanın eyleme dönük
bilincidir. Seton-Watson'a göre milliyetçiliğin iki esas anlamı vardır. İlk
anlamıyla milliyetçilik milletlerin karakterleri, çıkarları, hakları ve
görevleri ile ilgili doktrini ifade etmektedir. Diğer anlamıyla milletlerin
ileri sürdükleri amaçları ile çıkarlarını ilerletmeyi amaç edinen örgütlenmiş
siyasî bir akımdır. Bu akımın gerçekleştirmeyi istediği iki ana amaç
bulunmaktadır. Bunlar; milletin hakim olduğu bağımsız bir devletin yaratılması
ile millî birliktir. Mehmet Nihat ve Emre Cemiloğlu'na göre "millet ve
milliyetçilik, temelde, bir mensubiyet şuurunu ve şuurun icaplarının yerine
getirilmesini" ifade eder. Ernest Gellner'e göre "Milliyetçilik en genel ve
basit anlamıyla, siyasî birim ile millî birimin çakışmalarını, örtüşmelerini
öngören siyasî bir ilkedir". Marksistlere göre ise millet, milliyetçilik ve din,
birer sahte bilinçler olup sahici ilişki ve kimlikleri tayin eden sınıf
ilişkileridir Millet ve milliyetçilik evrensel değildir ve aşılması gereken geri
unsurlardır.
Çünkü insanlık tarihi bir ilerleme tarihidir. Burada Marksistler, sınıf
ilişkilerinin ve sınıf kimliğinin tek etken olduğunu ve millet ile din
kimliklerini yok eden bir mahiyet taşımadığını ileri sürerek ve insanlık
tarihinde dinin ve milletin medenileşme hareketlerinde oynadığı rolü göz ardı
etmişlerdir. Genellikle milliyetçiliğin ana kavramları, ana vatan ve millî
sınır, ana dil ve yazı, din, tarih ve eğitim, ırk ile sınırlandırılmıştır.
Bunlar milliyetçiliği şekillendiren millî karakteri oluştururlar. Buna göre her
milletin müşterek bir karakteri vardır. Bazıları millî karakteri ırk ve kanın
tayin ettiğini belirtmişler; bazıları ise iklimin, siyasî-dinî- sosyal-ekonomik
şartlarla değişen âdetlerin millî karakteri tayin ettiğini belirtmişlerdir. Elie
Kedourie milliyetçiliği açık ve kapalı olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Açık
milliyetçilik ırk ve etnik kökeni göz önüne almadan vatandaşlardan meydana gelen
siyasal bir toplumu, bir toprak teşkilâtını ifade eder ve idealini gelecekte
arar. Kapalı milliyetçilik ise, milletin millî karakteri olan kan ve ırk gibi
ortak kökenler ve ana vatanlarında köklü bir şekilde bulunmuş olma gibi konuları
işler. Bu şekilde millî karakterin saflığını ileri sürerek bunun yabancı etkiler
altında bozulmamasına çalışır ve ideallerini kavmi ve eski geçmiş üzerine kurar.
Türkiye'de bu adla anılan bir partinin, Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu
ve genel başkanı olan Alparslan Türkeş'e göre milliyetçilik "Türk milletini
sevmektir.
Türk milletini sevmek ise, Türk milletinin iyiliğini istemek, onun yüceltilmesi
için çalışmak, onun hakkını, hukukunu çiğnetmemek ve milletimizi kısa zamanda
dünyanın en çok refaha ermiş, en zengin, en güçlü toplumu hâline getirmek;
dağınıklığı gidermek, esaret altında bulunanların esaretten kurtulmasını
sağlamaya çalışmak ve Türklerin kendi aralarında sıkı bir sosyal, kültürel,
ekonomik ve siyasî iş birliğinin gelişmesini sağlamak demektir.
Türk milliyetçiliğinin ilk izlerini 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bulunan
Orhun Abideleri'nde görmekteyiz. "Türk" adı da yazılı olarak ilk defa bu
abidelerde zikredilmektedir. Abidelerde Türk adı, yalnızca Türk kavminin adı
değil Türk devletini karşılayan geniş bir deyim olarak kullanılmıştır. Göktürk
Hakanı Bilge Kağan, "Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, Çin
milleti tatlı sözü, yumuşak kumaşıyla Türk milletini kendine yakınlaştırmış,
kendine yakınlaşmayanı da öldürmüş. Pek çok Türk milleti bu tatlı sözlere ve
yumuşak hediyelere kanarak öldünüz" diye milletini uyarmış; "Türk milletinin
adı, sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve
bahtlı olduğum için ölecek hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az
milleti çok hâle getirdim" diyerek milleti için çalışmanın gerekliliğini
belirtmiş; "Ey Türk, Oğuz Beyler, millet işitin! Yukarıda mavi gök çökmezse,
aşağıda yağız yer delinmezse, senin ilini töreni kim bozabilir?...
Ötüken ormanında kalırsan, yurdunu ebediyen elinde tutacaksın" diyerek ülkenin
ve törenin önemini belirtmiş; "Türk beyler Türk adını bıraktı, gelinlik kızların
cariye, yiğit erkeklerin köle oldu" diyerek Türk adının önemini vurgulamış; "Ey
Türk titre ve kendine dön!" diyerek de millî şuurun ve benliğin önemini
belirtmiştir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasından hemen sonra 11.yy'da
Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek için yazılan ilk Türkçe
sözlük Divanü Lügati't-Türk'te Kaşgarlı Mahmut "Gördüm ki Yüce Tanrı devlet
güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş, onlara Türk adını kendisi takmış,
hakanlığı onlara kendisi vermiş. Zamanımızın padişahlarını hep onlardan teşkil
etmiş. Cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış. Her kim onların
diline sığınırsa onu kendinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar.
Bunun içindir ki Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta, bu vesileyle zarar
ve ziyandan kurtulmaktadır" diye Türk milletini övmüş ve "Türk dilini öğreniniz
çünkü onların uzun sürecek saltanatları vardır" diye bir hadisi belirtmiştir.
Hadis doğruysa, Türk dilini öğrenmenin dinî bir vazife olduğunu, eğer hadis
doğru değilse böyle bir hadisin uydurulmasının Türk dilini öğrenmek veya
öğretmek ihtiyacından doğduğunu belirtmiştir. 12.yy'da yaşayan Fahrettin
Mübarekşah, Türk ve İslâm büyüklerinin seceresini belirtmek için yazdığı "Secere-i
Ensâb" adlı eserinde Türk sedef içinde deryada bulunan bir inci gibidir.
Kendi yurdunda bulunduğu zaman kadir ve kıymeti yoktur. Lâkin oradan çıkınca
denizden ve sedeften çıkmış inci gibi kıymetlenir ..... Arapçadan sonra
Türkçeden daha iyi ve daha heybetli hiçbir dil yoktur" demiştir. Daha sonra aynı
şuuru Hindistan'da bir Türk İmparatorluğu kurmuş olan Babür'ün Hatıraları'nda,
Çağatay döneminde Hüseyin Baykara ve Nevâî'nin eserlerinde görmekteyiz. Hatta
Nevâî, Farsça ve Türkçenin mukayese edildiği Muhakemetü'l- Lügateyn adlı bir
eser de yazarak, bu eserinde "Türkler Sartlardan daha keskin zekâlı, daha üstün
anlayışlı, daha pak ve daha saf yaratılışlıdır. Türklerin küçükleri, beyleri
kölelerine kadar Farsçayı öğrenmelerine rağmen, Sartlar, Türkçeyi
öğrenememişlerdir. ... Türkçede incelikler, derinlikler yükseklikler çoktur.
Bugüne kadar hiç kimse bunları inceleyerek meydana çıkaramadığı için gizli
kalmışlardır. Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir
yazmaya özenirler .... Ana dilin üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçenin
derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem
göründü" gibi ifadelerle Türklerin ve Türk dilinin yüceliğini belirtmiştir.
Özbek hanlarından Yadigar Han'ın torunu Hive Hanı Ebü'l-Gazi Bahadır Han,
milletin tarihi ile şuurlu bir övünç duymuş, Tanrı tarafından Türk olarak
yaratılmayı bir şeref bilerek 17.yy.'da Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türkî adlı
eserlerini vermiştir.
Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Farsçanın edebiyat ve sanat dili, Arapçanın
ilim dili olarak geliştiğini, Türkçe'nin ise halk arasında konuşulduğunu,
kullanılmaya kullanılmaya köreldiğini görmekteyiz.
Buna rağmen XIII.yy'da Âşık Paşa, Garibnâme adlı eserinde
"Türk diline kimse bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri"
gibi mısralarla, Türkçenin o çağlarda nasıl ihmal edilmiş olduğunu, bu yüzden
Türklere bile gönül verilmediğini, hatta bizzat Türklerin bile bu güzel ve ince
dili bilmediklerini söylemektedir. 17.yy'da yaşamış olan Vanî Mehmet Efendi "Arâisü'l-Kur'an
ve Nefâisü'l- Furkan" isimli Kur'an tefsirini kaleme almış, Türk ve Oğuz
kelimelerini rahatlıkla kullanan bir Türk milliyetçisidir. Vânî Mehmet Efendi,
Arap medresesine intikal eden ve muhtelif ırklardan mürekkep Osmanlı uleması
tarafından körüklenen Arap hayranlığı ve Türk düşmanlığı cereyanına sırf ilmî
sebeplerle isyan etmiş, Arap tefsircilerinin Ye'cüc ve Me'cüc'ü
Türkleştirmelerine mukabil "Türkler, Kur'an'da bahsi geçen Zülkarneyn'den maksat
Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu hususta tereddütü mucip olacak bir nokta
yoktur" ifadesiyle aksini müdafaa etmiş; Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı demir ve
bakırdan bir set yaptıran Zülkarneyn'i Türkleştirmiştir.