ÜYE OLMAK İÇİN TIKLAYIN

  Sık kullanılanlar  |  Açılış Sayfası
    Bölümler

  Ana Sayfa

  Duvar Kağıtları

  Başbuğ Yazıları

  Ülkücü Hareket

  E-Kartlar

  Programlarımız

  Yazarlarımız

  Haber Arşivi

  Anketler

  Türkçe İsimler

  Türk Dünyası

  Tavsiye Et

  İletişim

  Radyo Ekleyin

  Yayın Akışımız

  Künyemiz

    Resimler

 Başbuğ Resimleri

 Bozkurt Resimleri

 Asker Resimleri

    Ses / Görüntü

 Müzik / MP3 Dinle

 Başbuğ Görüntüler

 Ülkücü Hareket

 Klipler

 Osmanlı Padişahları

 Çizgi Filmler

 Filmler

 Belgeseller

 İslam Büyükleri

    Sanatçılarımız

 Ahmet Şafak

 Ahmet Yılmaz

 Ali Aksoy

 Ali Kınık

 Aşık Sefai

 Araz Elses

 Arif Nazım

 Atilla Yılmaz

 Aybüke Ayberk

 Başkal

 Cafer Altun

 Grup Gökçen

 Grup Ötüken

 İbrahim Dülger

 İbrahim Sadri

 F. Kaya Kuzucu

 Mahmut Polat

 Mustafa Yıldızdoğan

 Osman Öztunç

 Ozan Arif

 Ozan Nihat

 Serdarcan

 Yıldırım Gürses

 Yıldırım Yıldızdoğan

 Zafer İşleyen

    Dede Korkut

    Destanlar

    Yatan Asker
    Günün Duası

    Proje
Siz de bir şehidimizin adını yaşatmak ister misiniz ?
 
Ahmet Kerse
Cevdet Karakaş
Dündar Taşer
Dursun Önkuzu
Fikri Arıkan
Halil Esendağ
Mustafa Pehlivanoğlu
Nurullah Ceren
Ruhi Kılıçkıran
Selçuk Duracık
Süleyman Özmen
Velican Oduncu
 
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TARİHİ GELİŞİM SÜRECİ
Sayfa: 1/4


Milliyetçilik, milletten türetilmiş bir kelimedir. Arapça olan millet kelimesi "din topluluğu", manasına gelmektedir. Dilimizde millet "nation" kelimesine karşılık olarak kullanılmaktadır. Lâtince bir fiil olan "nasci" den gelen "nation" aynı yerde doğmuş bir insan topluluğu manasını ifade etmektedir. İngilizcede milliyet anlamına gelen "nationality" kelimesinin varlığı 1691'den itibaren tespit edilmişse de, bunun bugünkü anlamda ilk kullanılışı 19. yüzyılın başlarındadır. Fransızcada da aynı anlama gelen "nationalite" kelimesi ilk defa 1885'te Akademi Sözlüğü'ne girmiştir. Milletin tanımı, tartışmalı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda milleti "dilce, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir" şeklinde tanımlamaktadır. Yusuf Akçura'ya göre ise millet, "ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı içtimaî vicdanında birlik hasıl olmuş bir cemiyet-i beşeriye"dir. Sadri Maksudi Arsal'a göre milleti teşkil eden unsurlar şöyle sıralanabilir; "milleti teşkil eden kişilerin bir devlet içinde yaşaması veya yaşamış olması, nüfus, coğrafi alan, bağımsızlık, dil birliği, örf ve âdetler birliği, ortak dinî inançlar, millî seciye, çoğunluğun aynı ırktan olması".

Mehmet Gönlübol, milliyetçiliği "millî devletleri siyasî örgütlenmenin ideal birimi olarak kabul eden, milletlerin yaratıcı kültür enerjisinin ve ekonomik refahın kaynağı olduğuna inanan görüşün ve duyuş ve düşünüş havasının geniş halk kitlelerine yayılmış biçimidir" diye tanımlamaktadır. Halk arasında milliyetçilik ile insanın üyesi olduğu millete duyduğu derin bağlılık duyusu anlatılır. Diğer bir ifade ile milliyetçilik, millet olmanın eyleme dönük bilincidir. Seton-Watson'a göre milliyetçiliğin iki esas anlamı vardır. İlk anlamıyla milliyetçilik milletlerin karakterleri, çıkarları, hakları ve görevleri ile ilgili doktrini ifade etmektedir. Diğer anlamıyla milletlerin ileri sürdükleri amaçları ile çıkarlarını ilerletmeyi amaç edinen örgütlenmiş siyasî bir akımdır. Bu akımın gerçekleştirmeyi istediği iki ana amaç bulunmaktadır. Bunlar; milletin hakim olduğu bağımsız bir devletin yaratılması ile millî birliktir. Mehmet Nihat ve Emre Cemiloğlu'na göre "millet ve milliyetçilik, temelde, bir mensubiyet şuurunu ve şuurun icaplarının yerine getirilmesini" ifade eder. Ernest Gellner'e göre "Milliyetçilik en genel ve basit anlamıyla, siyasî birim ile millî birimin çakışmalarını, örtüşmelerini öngören siyasî bir ilkedir". Marksistlere göre ise millet, milliyetçilik ve din, birer sahte bilinçler olup sahici ilişki ve kimlikleri tayin eden sınıf ilişkileridir Millet ve milliyetçilik evrensel değildir ve aşılması gereken geri unsurlardır.

Çünkü insanlık tarihi bir ilerleme tarihidir. Burada Marksistler, sınıf ilişkilerinin ve sınıf kimliğinin tek etken olduğunu ve millet ile din kimliklerini yok eden bir mahiyet taşımadığını ileri sürerek ve insanlık tarihinde dinin ve milletin medenileşme hareketlerinde oynadığı rolü göz ardı etmişlerdir. Genellikle milliyetçiliğin ana kavramları, ana vatan ve millî sınır, ana dil ve yazı, din, tarih ve eğitim, ırk ile sınırlandırılmıştır. Bunlar milliyetçiliği şekillendiren millî karakteri oluştururlar. Buna göre her milletin müşterek bir karakteri vardır. Bazıları millî karakteri ırk ve kanın tayin ettiğini belirtmişler; bazıları ise iklimin, siyasî-dinî- sosyal-ekonomik şartlarla değişen âdetlerin millî karakteri tayin ettiğini belirtmişlerdir. Elie Kedourie milliyetçiliği açık ve kapalı olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Açık milliyetçilik ırk ve etnik kökeni göz önüne almadan vatandaşlardan meydana gelen siyasal bir toplumu, bir toprak teşkilâtını ifade eder ve idealini gelecekte arar. Kapalı milliyetçilik ise, milletin millî karakteri olan kan ve ırk gibi ortak kökenler ve ana vatanlarında köklü bir şekilde bulunmuş olma gibi konuları işler. Bu şekilde millî karakterin saflığını ileri sürerek bunun yabancı etkiler altında bozulmamasına çalışır ve ideallerini kavmi ve eski geçmiş üzerine kurar. Türkiye'de bu adla anılan bir partinin, Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu ve genel başkanı olan Alparslan Türkeş'e göre milliyetçilik "Türk milletini sevmektir.

Türk milletini sevmek ise, Türk milletinin iyiliğini istemek, onun yüceltilmesi için çalışmak, onun hakkını, hukukunu çiğnetmemek ve milletimizi kısa zamanda dünyanın en çok refaha ermiş, en zengin, en güçlü toplumu hâline getirmek; dağınıklığı gidermek, esaret altında bulunanların esaretten kurtulmasını sağlamaya çalışmak ve Türklerin kendi aralarında sıkı bir sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî iş birliğinin gelişmesini sağlamak demektir.

Türk milliyetçiliğinin ilk izlerini 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bulunan Orhun Abideleri'nde görmekteyiz. "Türk" adı da yazılı olarak ilk defa bu abidelerde zikredilmektedir. Abidelerde Türk adı, yalnızca Türk kavminin adı değil Türk devletini karşılayan geniş bir deyim olarak kullanılmıştır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan, "Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, Çin milleti tatlı sözü, yumuşak kumaşıyla Türk milletini kendine yakınlaştırmış, kendine yakınlaşmayanı da öldürmüş. Pek çok Türk milleti bu tatlı sözlere ve yumuşak hediyelere kanarak öldünüz" diye milletini uyarmış; "Türk milletinin adı, sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve bahtlı olduğum için ölecek hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az milleti çok hâle getirdim" diyerek milleti için çalışmanın gerekliliğini belirtmiş; "Ey Türk, Oğuz Beyler, millet işitin! Yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız yer delinmezse, senin ilini töreni kim bozabilir?...

Ötüken ormanında kalırsan, yurdunu ebediyen elinde tutacaksın" diyerek ülkenin ve törenin önemini belirtmiş; "Türk beyler Türk adını bıraktı, gelinlik kızların cariye, yiğit erkeklerin köle oldu" diyerek Türk adının önemini vurgulamış; "Ey Türk titre ve kendine dön!" diyerek de millî şuurun ve benliğin önemini belirtmiştir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasından hemen sonra 11.yy'da Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek için yazılan ilk Türkçe sözlük Divanü Lügati't-Türk'te Kaşgarlı Mahmut "Gördüm ki Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş, onlara Türk adını kendisi takmış, hakanlığı onlara kendisi vermiş. Zamanımızın padişahlarını hep onlardan teşkil etmiş. Cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış. Her kim onların diline sığınırsa onu kendinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta, bu vesileyle zarar ve ziyandan kurtulmaktadır" diye Türk milletini övmüş ve "Türk dilini öğreniniz çünkü onların uzun sürecek saltanatları vardır" diye bir hadisi belirtmiştir. Hadis doğruysa, Türk dilini öğrenmenin dinî bir vazife olduğunu, eğer hadis doğru değilse böyle bir hadisin uydurulmasının Türk dilini öğrenmek veya öğretmek ihtiyacından doğduğunu belirtmiştir. 12.yy'da yaşayan Fahrettin Mübarekşah, Türk ve İslâm büyüklerinin seceresini belirtmek için yazdığı "Secere-i Ensâb" adlı eserinde Türk sedef içinde deryada bulunan bir inci gibidir.

Kendi yurdunda bulunduğu zaman kadir ve kıymeti yoktur. Lâkin oradan çıkınca denizden ve sedeften çıkmış inci gibi kıymetlenir ..... Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve daha heybetli hiçbir dil yoktur" demiştir. Daha sonra aynı şuuru Hindistan'da bir Türk İmparatorluğu kurmuş olan Babür'ün Hatıraları'nda, Çağatay döneminde Hüseyin Baykara ve Nevâî'nin eserlerinde görmekteyiz. Hatta Nevâî, Farsça ve Türkçenin mukayese edildiği Muhakemetü'l- Lügateyn adlı bir eser de yazarak, bu eserinde "Türkler Sartlardan daha keskin zekâlı, daha üstün anlayışlı, daha pak ve daha saf yaratılışlıdır. Türklerin küçükleri, beyleri kölelerine kadar Farsçayı öğrenmelerine rağmen, Sartlar, Türkçeyi öğrenememişlerdir. ... Türkçede incelikler, derinlikler yükseklikler çoktur. Bugüne kadar hiç kimse bunları inceleyerek meydana çıkaramadığı için gizli kalmışlardır. Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir yazmaya özenirler .... Ana dilin üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü" gibi ifadelerle Türklerin ve Türk dilinin yüceliğini belirtmiştir. Özbek hanlarından Yadigar Han'ın torunu Hive Hanı Ebü'l-Gazi Bahadır Han, milletin tarihi ile şuurlu bir övünç duymuş, Tanrı tarafından Türk olarak yaratılmayı bir şeref bilerek 17.yy.'da Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türkî adlı eserlerini vermiştir.

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Farsçanın edebiyat ve sanat dili, Arapçanın ilim dili olarak geliştiğini, Türkçe'nin ise halk arasında konuşulduğunu, kullanılmaya kullanılmaya köreldiğini görmekteyiz.

Buna rağmen XIII.yy'da Âşık Paşa, Garibnâme adlı eserinde

"Türk diline kimse bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri"

gibi mısralarla, Türkçenin o çağlarda nasıl ihmal edilmiş olduğunu, bu yüzden Türklere bile gönül verilmediğini, hatta bizzat Türklerin bile bu güzel ve ince dili bilmediklerini söylemektedir. 17.yy'da yaşamış olan Vanî Mehmet Efendi "Arâisü'l-Kur'an ve Nefâisü'l- Furkan" isimli Kur'an tefsirini kaleme almış, Türk ve Oğuz kelimelerini rahatlıkla kullanan bir Türk milliyetçisidir. Vânî Mehmet Efendi, Arap medresesine intikal eden ve muhtelif ırklardan mürekkep Osmanlı uleması tarafından körüklenen Arap hayranlığı ve Türk düşmanlığı cereyanına sırf ilmî sebeplerle isyan etmiş, Arap tefsircilerinin Ye'cüc ve Me'cüc'ü Türkleştirmelerine mukabil "Türkler, Kur'an'da bahsi geçen Zülkarneyn'den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu hususta tereddütü mucip olacak bir nokta yoktur" ifadesiyle aksini müdafaa etmiş; Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı demir ve bakırdan bir set yaptıran Zülkarneyn'i Türkleştirmiştir.




Sonraki Sayfa (2/4) Sonraki Sayfa


www.uchilal.net

 

Elazığ Haber eXTReMe Tracker
Anti SPAM - SPAM Avcısı